17 September 2019, Salı 02:26:51 İletişim Formu

gunun_YAZISI1

Osman ÜNLÜ

Büyüklerin işledikleri günâhların tövbe ederek temizlenmesi gerektiği gibi, küçüklerin de, inkâr ve günah pisliğine bulaştırılarak kirletilmemesi lâzımdır…

Dünyada rahata, huzûra kavuşmak, âhirette de, sonsuz azâbdan kurtulup, ebedî ni’metlere kavuşmak, ancak takvâ ile yani harâmlardan, günâhlardan temizlenmekle nasîb olur. Bu dünyâda, bedensiz rûh olmadığı gibi, beden ibâdet yapmadan ve günâhlardan kaçınmadan da, kalb, temiz olmaz. Günâhlardan temizlenmedikçe, ibâdetlerin faydası olmaz ve hiçbirine sevâb verilmez. Kötülüklerin en kötüsü, küfür yani inkârdır. Îmânı olmayanın hiçbir iyiliğine sevâb verilmez. Bütün iyiliklerin temeli, takvâ yani haramlardan, günahlardan kurtulmak, temizlenmektir.

Beş vakit namâz kılan, her gün beş kerre yıkanıp temizlenen kimse gibi, günâhlardan temizlenir. Her gün beş vakit namâzı doğru olarak kılana yüz şehît sevâbı verilir. Ankebût sûresinin 45. âyet-i kerimesinde meâlen;

(Kusûrsuz kılınan bir namâz, insanı pis, çirkin işleri işlemekten korur) buyuruldu.

Her günâhı yaptıktan sonra tövbe etmek farzdır. Her günâhın tövbesi kabûl olur. Peygamber efendimiz;

(Günâhlardan tövbe eden, günâhsız kimse gibidir) buyurmuştur.

TÖVBENİN KABUL OLMASI İÇİN…

İmâm-ı Gazâlî hazretleri;

“Şartlarına uygun yapılan tövbe, muhakkak kabûl olur. Tövbenin kabûl edileceğinden değil, tövbenin şartlarına uygun olmasında şüphe etmelidir” buyuruyor.

Tövbe edilmeyen herhangi bir günâhtan Allahü teâlâ intikâm alabilir. Çünkü Allahü teâlânın gadabı, günâhlar içinde saklıdır. Yüz bin sene ibâdet eden makbûl bir kulunu, bir günâh için, sonsuz olarak ret edebilir ve hiçbir şeyden çekinmez. Nûr sûresinin 31. âyet-i kerîmesinde meâlen;

(Ey mü’minler! Hepiniz, Allahü teâlâya tövbe ediniz! Tövbe etmekle kurtulabilirsiniz) buyurulmuştur.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri;

“Kıymetli ömrümüz, günâh işlemekle, kusûr, kabâhat yapmakla, yanılmakla, faydasız, luzûmsuz konuşmakla geçip gidiyor. Bunun için; tövbeden, Allahü teâlâya boyun bükmekten söyleşmemiz, vera ve takvâdan konuşmamız hoş olur” buyurmaktadır.

Büyüklerin işledikleri günâhların tövbe ederek temizlenmesi gerektiği gibi, küçüklerin de, inkâr ve günah pisliğine bulaştırılarak kirletilmemesi lâzımdır. Nitekim Peygamber efendimiz;

(Bütün çocuklar Müslümânlığa uygun ve elverişli olarak dünyâya gelir. Bunları, sonra anaları, babaları Hristiyan, Yahûdî ve dinsiz yapar) buyurmuşlardır.

Evlât, büyük ni’mettir ve ni’metin kıymeti bilinmezse, elden gider. Bu sebeple, her Müslümânın birinci vazîfesi, evlâdına İslâmiyyeti ve Kur’ân-ı kerîmi öğretmek olmalıdır. Çocuğun ilk mürşidi, rehberi anasıdır. Anasından din ve ahlâk ilimlerini öğrenen çocuk, dinsiz, kötü arkadaşlara ve din düşmanı yayınlara aldanmaz, ana, babası gibi, iyi bir Müslümân olur. Evlât, ana baba elinde bir emânettir. Çocukların temiz kalbleri kıymetli bir cevher gibidir. Mum gibi, her şekli alabilir. Küçükken, hiçbir şekle girmemiştir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun meyvesi hâsıl olur. Çocuklara îmân, Kur’ân ve Allahü teâlânın emirleri öğretilir, yapmaya alıştırılırsa, din ve dünyâ saâdetine ererler. Bu saâdette anaları, babaları da ortak olur. Eğer bunlar öğretilmez ve alıştırılmaz ise, bedbaht olurlar. Yapacakları her kötülüğün günâhı, ana babaya da verilir. Tahrîm sûresinin 6. âyet-i kerîmesinde meâlen;

(Kendinizi, evlerinizde ve emirlerinizde olanları ateşten koruyunuz!) buyurulmaktadır.

BÜTÜN FENALIKLARIN BAŞI!..

Bir babanın, evlâdını Cehennem ateşinden koruması, dünyâ ateşinden korumasından dahâ mühimdir. Cehennem ateşinden korumak da, îmânı, farzları, harâmları öğretmekle, ibâdete alıştırmakla ve dinsiz, ahlâksız arkadaşlardan korumakla olur. Bütün fenâlıkların başı, kötü arkadaştır.

Netice olarak büyükler, dünyâda iken, işledikleri günâhlardan tövbe ederek, kul hakları varsa bunlarla helâllaşarak temizlenmeli ve küçükler de, temiz kalblerini yanlış bilgiler, inanışlar ve günâhlarla doldurarak kirletilmemelidir. Çocukların temiz rûhları Müslümânlığa elverişlidir. Eğer Müslümânlığı öğrenmezlerse, din düşmanlarının yalanlarına aldanarak kirlenirler…

http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=436797

s119790583808_5224Ramazan AYVALLI

Bilindiği üzere, Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâma Peygamberliği bildirilip insanları şirkten, putlara tapmaktan vazgeçmeye ve Allahü teâlâya îmân etmeye da’vete başladığı günden i’tibâren Mekkeli müşrikler O’na karşı çıktılar. Müşrikler, sevgili Peygamberimize de, diğer Müslümânlara da senelerce çok şiddetli düşmânlık gösterdiler. Bunun üzerine Allahü teâlâ tarafından, “Bi’set-i Nebeviye”nin 13. senesinde Müslümânların hicret etmelerine izin verildi. Sayıca az olan ilk Müslümânlar, müşriklerin hücûmları karşısında, îmânlarını korumak ve yaymak maksadıyla, Mekke-i mükerreme’de mallarını-mülklerini bırakarak, Medîne-i münevvere’ye hicret etmişlerdir. [Sahâbe-i kirâmdan bir kısmı, bundan önce de Habeşistân’a hicret etmişlerdi.]

Müslümânların Mekke’den Medîne’ye hicret etmesinden sonra da düşmânlıklarını devâm ettiren müşrikler, birkaç defa ordu hazırlayıp Medîne’de bulunan Müslümânların üzerine de yürüdüler. Bedir, Uhud, Hendek…gibi kanlı savaşlar yapıldı. Bu savaşlarda Müslümânlar karşısında tutunamayıp hep perîşân oldular. [Daha önceki bir makâlemizde de belirttiğimiz gibi, nihâyet, hicretten 8 sene sonra bu defa müslümânlar, Mekke-i mükerreme’ye sefere çıkmış ve orayı Allahü teâlâ’nın yardımıyla fethetmişlerdir.]

Fetih için Mekke yakınına gelen Peygamberimizin ordusunu, Kureyş’in liderlerinden olan ve o zaman henüz îmân etmemiş bulunan Ebû Süfyân, kolaçan etmek isterken yakalanmış, O’nun huzûruna çıkarılmış, O’nun emriyle bir gece Hazret-i Abbâs’ın çadırında müsâfir edilmiş ve sabâhleyin Resûlullah’ın huzûrunda îmânla şereflenmiş, sonra da müşriklerin yanına dönüp onlara bazı sözler söylemiştir.

Onun sözlerini heyecânla dinleyen Kureyş müşrikleri, büyük bir şaşkınlık içine düşüp, bir kısmı Harem-i şerîfe, bir kısmı Ebû Süfyân’ın evine girmişlerdir. Bir kısmı da kendi evlerine kapanıp dışarı çıkmamışlardır. Az da olsa, silâhını alıp sokaklarda dolaşanlar da görülmüştür.

Peygamberimiz, Mekke’ye girerken kumandânlara, şehre hangi semtlerden gireceklerini gösterip, orduyu dört kola ayırdı ve “Size karşı konulmadıkça ve saldırılmadıkça, hiç kimseyle çarpışmaya girmeyiniz! Hiç kimseyi öldürmeyiniz” buyurdu. Yalnız, sayıları az da olsa, Mekkelilerden bâzı kimselerin bunun dışında olduğunu bildirdi.

İslâm ordusu, kollar hâlinde Mekke’ye girdi. Sâdece Hâlid bin Velîd’in (radıyallahü anh) komuta ettiği birliğe karşı bir grup müşrik karşı koymak istedi. Hâlid bin Velîd, hücûm edenlerin on üçünü öldürdü, diğerlerini de dağıttı.

Peygamberimiz, Kusvâ adlı devesi üzerinde, Fetih sûresini okuyarak Mekke’ye girdi. Sağında Ebû Bekr, solunda Üseyd ibn-i Hudayr, etrâfında Muhâcirîn ve Ensâr’dan bir kısım Eshâb vardı. Ka’be’yi görünce tekbîr getirdiler…

Peygamberimiz, yine Kusvâ adlı devesinin üzerinde Harem-i şerîfe girdi. Ka’be’yi deve üstünde yedi def’a tavâf etti. Tavâf sırasında Ka’be’deki putlar, elindeki değnekle dokundukça veya işâret ettikçe devriliyor ve “De ki: Hak geldi, bâtıl zâil oldu, çünkü bâtıl yok olmaya mahkûmdur” meâlindeki İsrâ sûresinin 8. âyetini okuyordu.

Böylece Ka’be-i muazzama putlardan temizlendi ve Hazret-i Bilâl, Ka’be’nin damına çıkarak Mekke’de fetihten sonraki ilk ezânı okudu.

Demek ki netîce olarak söyleyecek olursak Peygamber Efendimiz ve hâzırladığı İslâm ordusu, hicretin 8. yılında, 1 Ocak 630 târihinde, Medîne-i münevvere’den 10.000 kişilik bir ordu ile gelerek, harp etmeden ve kan dökmeden Mekke-i mükerreme’yi teslîm aldı. Düşmânlarına da, “Sizin hiçbirinizi, sorguya çekecek değilim. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz!” buyurdu.

Peygamberimiz Mekke-i mükerremeyi fethedince, Ka’be-i muazzama’nın anahtarını isteyip kapısını açtırdı. Hazret-i Ömer ile Osmân bin Talha’ya Ka’be’nin içine girip oradaki putları da devirmelerini ve orayı da putlardan temizlemelerini emretti. Onlar da girip buradaki putları kırıp parçaladılar. Böylece Ka’be’nin dışı gibi içi de putlardan temizlendi. Sonra Peygamberimiz, Hazret-i Ömer, Bilâl-i Habeşî, Üsâmetü’bnü Zeyd ve Osmân bin Talha (radıyallahü anhüm) ile birlikte Ka’be-i şerîfe’nin içine girdi. İki rek’at namaz kıldı ve Beyt-i şerîfin içini dolaşıp her tarafında tekbîr getirdi ve bir müddet Ka’be’nin içinde kaldı…

Mekke’nin fethinde müşriklere gösterilen yüksek müsâmaha -2-

Dünkü makâlemizde bahsettiğimiz gibi, Mekke’nin fethi esnâsında Kureyş müşrikleri de, Mescid-i Harâm’da toplanıp, Ka’be’nin etrâfını sararak haklarında verilecek karârı heyecânla beklemeye başlamışlardı.

Peygamberimiz, Ka’be’nin kapısının eşiğinde durup sabırsızlıkla bekleyenlere karşı şöyle buyurdu: “Allah’tan başka ilâh yoktur. Yalnız Allah vardır. O’nun eşi ve ortağı yoktur. O va’dini yerine getirdi. Kuluna yardım etti. Bütün düşmânlarımızı dağıttı. İyi biliniz ki câhiliyye devrine âit olan eski görenekler, kan ve mâl da’vâları artık şu iki ayağımın altındadır, ortadan kaldırılmıştır. Yalnız Ka’be hizmetiyle hacılara su dağıtma işi bırakıldı.

Ey Kureyş cemâati! Allah, sizden eskiden kalma gurûru, babalarla, soylarla övünmeyi giderdi. Bütün insanlar Âdem’den, Âdem de topraktan yaratılmıştır.”

Peygamberimiz devam ederek, “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık ve sizi milletlere, kabîlelere ayırdık ki, birbirinizi tanıyasınız (öğünesiniz diye değil). Allah katında en iyiniz, takvâsı en çok olanınızdır. Şüphesiz ki, Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdârdır” meâlindeki Hucurât sûresinin 13. âyet-i kerîmesini okudu.

Sonra da; “Ey Kureyş topluluğu! Şimdi size nasıl muâmele edeceğimi zannedersiniz?” diye sordu. Kureyşliler: “Biz senden hayır umarız. Çünkü Sen kerem, iyilik sâhibi bir kardeşsin! Kerem, iyilik sâhibi bir kardeşin de oğlusun! Ancak bize hayır, iyilik yapacağına inanırız” dediler.

Peygamberimiz: “Yûsuf’un kardeşlerine dediği gibi ben de size, ‘Bugün artık size geçmişten sorumluluk yoktur’ derim. Haydi gidiniz, serbestsiniz” buyurdu. O gün öğle namazı vaktinde Bilâl-i Habeşî Sevgili Peygamberimizin emriyle ezân okudu.

Mekke’nin fethinin ikinci günü Peygamberimiz bir hutbe daha okudu. Bu hutbelerinde, Müslümânların kardeş olduklarını, karşılıklı haklarını ve daha birçok husûsu bildirdi. Peygamberimiz umumî af i’lân ettikten sonra, Kureyşliler Müslümân oldular. Seneler önce kendilerini îmâna dâvet ettiğinde inanmayanlar, o gün Safâ Tepesinde Peygamberimize bîat ettiler. Erkekler, Allahü teâlâdan başka ilâh olmadığına, Muhammed aleyhisselâmın Allahü teâlânın kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederek İslâmiyet ve cihâd üzerine; kadınlar da, îmândan sonra Allahü teâlâya şirk koşmamak, hırsızlık ve zinâ yapmamak, çocuklarını öldürmemek ve âsî olmamak üzere biat ettiler.

Mekkeli müşrikler içinden bâzı azılı kimseler umûmî aftan hâriç tutulmuştu. Bunlardan Mekke’nin fethi sırasında kaçanlardan bâzıları yakalandıkları yerlerde öldürüldü. Fakat pek çoğu yine affedildi. Bunlar arasında affa uğrayıp Müslümân olanlardan Ebû Cehil’in oğlu İkrime, Abdullah bin Sa’d, Vahşî ve Ebû Süfyân’ın hanımı Hind, Safvân, Ka’b ibn-i Züheyr ve Habbân (radıyallahü anhüm) gibi kimseler vardı.

Mekke’nin fethi sâdece İslâm târihinde değil, bütün cihân târihinde eşi ve benzeri bulunmayan bir hâdisedir. Bu fetih, îmânları-İslâmlıkları sebebiyle yurtlarından ayrılan Sevgili Peygamberimiz ve Eshâb-ı kirâma, Allahü teâlânın en büyük lütuflarından biridir. Bu fetihle Arabistan Yarımadasında şirkin (Allah’a ortak koşmanın) cemiyet ve güç hâlindeki varlığı sona ermiş, Ka’be ve civârı putlardan temizlenmiş, tevhîd inancının kesin hâkimiyeti i’lân edilmiştir. Mekke’nin fethi ile Arabistan Yarımadasında ilk İslâm Devleti de kuruluşunu tamamlamış, bundan sonra İslâmiyet üç kıtaya hızla yayılmaya başlamıştır. Mekke’nin fethi, İslâmiyette öylesine derin ma’nâ ve hikmetlerle doludur ki, daha sonraki asırlarda yaşamış olan İslâm ulemâ, evliyâ ve kumandanları da çeşitli vesîlelerle bu fethi kendilerine örnek alıp, hâl ve işlerinde de ölçü kabûl etmişlerdir.

Ama 15 Temmuz 1099 târihinde, Haçlılar Kudüs’ü işgâl edince Müslümân ve Mûsevîlere çok büyük katliâmlar yaptılar; sâdece Müslümânlardan 70.000 kişiyi kılıçtan geçirdiler. Gaudefroi de Buyyon’un, Papa II. Urban’a yazdığı bir mektupta ve Rene G. Rousset adındaki târihçi tarafından bu vahşet uzun uzun anlatılmıştır. Biz burada sâdece Şövalye Gesta’nın bir ifâdesini nakledelim: “Böyle bir katliâmı, o güne kadar hiç kimse ne duymuş, ne de görmüştü. Ölüler piramitler şeklinde yığılıp yakıldı. Bunların sayılarının ne olduğunu ancak Allah bilir. Müslümân ve Musevî hiç kimse bu katliâmdan sağ kurtulamadı…”

Ağaç kabuğundaki isim

Ekleyen zmtadmin On Mart - 21 - 2010 Yorum Ekle

 muammererkulAğaç kabuğundaki isim

 Muammer ERKUL

:) Günaydııın… …nıııdyanüG (:

Bir pazar sabahı, gülümseyen bir yazı ile başlayın istedim güne… Aslında bunu, yani yukarıdaki “günaydın’ı ve yansımasını, aksisedasını” birkaç gün önce twitter’a koymuştum ki onlar zaten bizim sitede yayınlanıyor… Yani bizim sitenin “Şu Anda“ kısmı, aslında twitter…

Sonraki mesaj ise sanki onun devamı gibiydi. Şöyle yazmıştım:

İnsanlara gülümsemek; aynaya gülümsemeye benziyor!

Deneyin, karşınızdakinin de gülümsediğini göreceksiniz…

Olmadı, ayna bozuktur! ;)

*

Benzer mesajlarla devam edeyim, ne dersiniz?

Kiminin GECESİ AYDINLIK şu anda… Kiminin ise GÜNDÜZÜ KARANLIK idi! Her şey bize bağlı aslında. (Veya, hadi “her şey” demeyelim de, “çok şey” diyelim!..)

*

Bu akşamki hilali gördünüz mü?.. Diye sormuştum birkaç gün önce de… Devamında da şöyle yazıyordu:

Hadi, bir değişiklik yapın. Birini arayın ve göğe onunla aynı anda bakın!.. :)

İnsanlar, birini düşünmek, birini aramak, o biri ile aynı anda gökyüzüne bakmak için bu kadar zorlanır mı?..

Neyse, en azından birbirimize bunu öğretmek için henüz zamanımız var. Yani çok geç kalmış değiliz…

*

Bilmediğini, bir bilene soracaksın; ama bilenin bunu da bildiğini nereden bileceksin! Bunu bilmek de ayrı meziyet!..

Peki, bir başka soru: Aşkı kim bilir? Âşık aşkı bilir mi?.. Veya ne kadar bilir, ne kadar anlar, ne kadarını anlatabilir? Cevabı?.. Yok!

Ormanın en derinindeki bir kuytu köşede yapayalnız duran ağacın kabuğuna bakarsınız ki, bir isim. O ismin bu ismi yazanı nasıl yaktığını mı düşünürsünüz; yoksa bu sessizlik içindeki büyük çığlığı haykıran susuşa mı içiniz yanar?

Zor soruydu bu, biliyorum. Soruyu anlamak, ağaçtaki yazıyı anlamaya yakın zorluktaydı zaten!

Özeti ise şu işin:

Âşık, aşkını “yazmak” ister; sevgilinin bunu görmesi onun umurunda bile değil!..

 http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=436818

Benim Ülkem ve Ben

Ekleyen zmtadmin On Mart - 1 - 2010 Yorum Ekle

resim5Benim Ülkem ve Ben…

Mehmet TAŞTAN

Ülkem de sıkıntı var…

Kavgaya bakıyorum…

Aktörlere bakıyorum…

Uygulayıcılara bakıyorum…

Bu kavga neyin kavgası…

Anlayamıyorum, bir anlam veremiyorum…

Maksat vatanımızın bütünlüğü,

Devletimizin bekasımı?

Maksat insanlarımızın huzur içinde olması,

Refah içinde yaşaması mı?

Maksadınız bu ise eğer…

Derdiniz ne o zaman?

Niçin kavga ediyorsunuz

Burası benim ülkem…

İnsanlar benim insanım…

Devletin başı da benim…

Yasamanın, yargının, yürütmenin,

Ordunun başı da ben…

Muhalefet de ben, iktidarda ben…

Ben kimim?

Ben milletim…

Ben bu milletin bir ferdiyim…

Sizin kavga etmenizden bıktım, usandım artık…

Ömrüm yukarılarda sizlerin tepişmesinden,

Kaybolan canlara, gencecik fidanlara,

Ülkemin geriye gitmesine üzülmekle geçti.

Bizleri yeterince üzdünüz…

Çoluk çocuğumuzu üzmeyin artık…

Verin el ele…

Bu vatanı, bu milleti seviyorsanız verin el ele…

Bize huzur verin…

Sevgi, güven verin…

Benim ülkem için…

Sizin ülkeniz için…

Bizim insanımız için…

Ne demiştik bu (27 Mart 2008 Sakarya Halk) sütunlarda?

‘’Halkın yönetimini, halka bırakın.

Halkın kararına saygı duyun.

Biraz olsun halk gibi düşünün ve halktan biri olarak yaşayın.

Ve bu karamsarlıktan artık kurtarın beni.

Kimseniz, kimsiniz bilmiyorum.

Fakat bana yaşattınız çocuklarımıza yaşatmayın.

Otuz sekiz yıl boyunca benim karamsarlık ve belirsizlik içerisinde

Yaşamamı sağlayanlara bir davada ben açmak istiyorum

Bana bir adres gösterir misiniz?’’

 

 

Aradan iki yıl geçti…

Hala bekliyorum…

 Haftaya görüşmek üzere…

 

http://www.medyabar.com/koseyazilari/1378/benim-ulkem-ve-ben8230.aspx

Sevgili Peygamberimiz hakkında birkaç kelime

Ekleyen zmtadmin On Mart - 1 - 2010 Yorum Ekle

s119790583808_5224Sevgili Peygamberimiz hakkında birkaç kelime…

 Ramazan AYVALLI

Bugünkü makâlemizin hemen başında birazcık, kelâmların en güzeli olan, yüce Allah’ın kelâmı Kur’ân-ı kerîmde medhedilen, bütün insanlara ve cinnîlere Peygamber olarak seçilip gönderilen, Allahü teâlânın Habîbi, yaratılmış bütün insanların ve diğer mahlûkâtın her bakımdan en üstünü, en güzeli, en şereflisi, son ve en üstün Peygamber Muhammed aleyhisselâmdan âyet-i kerîmelerde nasıl bahsedildiğini ele alalım:

“Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” [Enbiyâ, 107],

“Ey Peygamber! Biz seni hakîkaten bir şâhit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle O’na çağıran ve nûrlandıran bir ışık olarak gönderdik” [Ahzâb, 45],

“Senin için bitmeyen-tükenmeyen [sonsuz] mükâfât vardır. Elbette sen büyük bir [en büyük] ahlâk üzeresin” [Kalem, 3-4],

“Rabbin sana [çok ni’met] verecek, sen de râzı olacaksın” [Duhâ, 5],

“Allah ve melekleri, Resûle salât ediyorlar [Allah’ın salâtı ona rahmet etmesi, meleklerin salâtı ise ona istiğfâr okumaları ma’nâsındadır]; ey îmân edenler, siz de O’na salât u selâm getirin [mü’minlerin salâtı ise, ona duâ etmeleri anlamındadır]“ [Ahzâb, 56] gibi âyet-i kerîmelere muhâtap olan Sevgili Peygamberimizin Mevlidi [doğum zamanı], Rebîul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki [bu sene 25 Şubat Perşembe’yi 26 Şubat Cumaya bağlayan] gece idi.

Resûlullah Efendimiz buyurmuştur ki:

“Bir şeyi çok seven, elbette onu çok anar.” [Deylemî] [Resûlullahı seven de, onu çok anar.]

“Peygamberleri anmak, hâtırlamak ibâdettir.” [Deylemî]

“Allahü teâlâ, bir kimseye söz ve yazı san’atı ihsân ederse, Resûlullahı övsün, düşmânlarını kötülesin” hadîs-i şerîfine uyularak, asırlardır mevlid kitapları yazılmış ve okunmuştur.

Şüphe yoktur ki, Allahü tealâyı sevenin, O’nun Resûlü’nü de sevmesi vâciptir, farzdır. Ayrıca onun yolunda olan sâlih kulları da sevmesi lâzımdır. Resûlullah’ı çok sevmek lâzım olduğu konusunda, pekçok İslâm âlimi birçok kitap yazmıştır. Çünkü, başta “Sahîh-i Buhârî” olmak üzere, birçok hadîs kitâbında yer alan bir hadîs-i şerîfte, “Bir kimse, beni çocuğundan, babasından ve herkesten daha çok sevmedikçe, îmân etmiş olmaz” buyuruldu. Ya’nî o kişinin îmânı kâmil, olgun olmaz.

Yüce Rabbimiz: “Peygamber, mü’minlere canlarından evlâdır, ileridir, daha yakındır; [O, mü’minler nazarında kendi nefislerinden, canlarından daha önce gelir; Mü’minlerin, Peygamber’i kendi nefislerinden çok sevmeleri gerekir.] O’nun hanımları da onların anneleridir…..” [Ahzâb, 6] buyuruyor.

Yine Allahü teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“(Ey inananlar!) Andolsun ki, size içinizden [kendinizden] öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız, ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün [üstünüze çokça titreyen], mü’minlere karşı çok şefkatli ve gâyet merhametlidir.

(Ey Habîbim Muhammed!) Eğer yüz çevirirlerse [aldırmazlarsa], onlara de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben, sâdece O’na güvenip dayanırım. O, yüce Arş’ın sâhibidir, [O, büyük Arş’ın Rabbi’dir.]“ (Tevbe, 128-129)

 

HER BAKIMDAN EN ÜSTÜN!..

Âlemlere rahmet olarak gönderilen, kâinâtın baş tâcı, ebedî rehberimiz, varlığımızı ve kurtuluşumuzu kendisine borçlu olduğumuz Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (aleyhis-selâm) hakkında yazı yazmak, söz söylemek, konferans vermek, va’z etmek aslında çok zor bir iş. Çünkü bir şâir diyor ki:

“Her vasfı ki, imtiyâzı hâiz/Târih onu vasfederken âciz.”

Sevgili Peygamberimizin şâirlerinden Hassân b. Sâbit(radıyallahü anh)’in şu sözü ne kadar mânidârdır:

“Ben, Muhammed Mustafâ(sallallahü aleyhi ve sellem)’dan bahs ederken, O’nu medhediyor değilim; bilakis O’ndan bahsetmek sûretiyle, kendi sözlerimi kıymetlendirmiş oluyorum.”

Gönüller Sultânı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin (kuddise sirruh) kelâmı da çok manâlıdır:

“Ben, âlemler genişliğinde bir ağız isterim, tâ ki, meleklerin bile gıpta ettiği O zâttan söz edebileyim.”

Burada, Arapça bir şiiri de zikretmeden geçemeyeceğiz. Manâsı şöyledir: “O, beşerden bir beşerdir; fakat taşlar arasındaki yâkût taşı gibidir.”

Bu şiirin diğer bir varyantı ise şu şekildedir: “Muhammed (aleyhisselâm) bir beşerdir, fakat alelâde bir beşer değildir. Aslında o bir yâkût, diğer insanlar ise taş gibidir.”

 http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=434667

Kul, neyi taleb ederse

Ekleyen zmtadmin On Mart - 1 - 2010 Yorum Ekle

 

gunun_YAZISI1

Kul, neyi taleb ederse…

 Osman ÜNLÜ

Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek te’sîr, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabîat kuvvetleri, fizik, kimyâ ve biyoloji kanûnları denmektedir. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lâzımdır. Meselâ, buğday hâsıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lâzımdır. Ateş yakar. Fakat, ateşe yakmak kuvvetini veren, Allahü teâlâdır. Aç olan, bir şey yer. Bu şeye doyurma kuvvetini veren Odur. Lâzım olduğu zamân, böyle sebepleri kullanmadığı için zarar gören kimse, Allaha âsî olur.

 

 

HER ŞEYİ SEBEPLE YARATIR…

İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu âdeti içinde meydâna gelmektedir. Allahü teâlâ, çok şeyi sebeplerle yaratmaktadır. Sebeplere yapışmak, sebeplerden beklemek, istemek, Onun âdetine uymak, Ondan beklemek ve istemek olur. Bulut vâsıtası ile Allahü teâlâdan yağmur beklemek, ilâç içerek Allahü teâlâdan şifâ beklemek, top, bomba, füze kullanarak Allahü teâlâdan zafer beklemek gibidir. Bunlar sebeptir. Allahü teâlâ, her şeyi sebeple yaratmaktadır. Bu sebeplere yapışmak, şirk değildir. Bütün Peygamberler hep sebeplere yapışmışlardır. Allahü teâlânın yarattığı suyu içmek için çeşmeye, Onun yarattığı ekmeği yemek için fırıncıya gidildiği ve Allahü teâlânın zafer vermesi için, harp vâsıtaları yapıldığı gibi, Allahü teâlânın duâyı kabûl etmesi için de, Peygamberin, evliyânın rûhlarına gönül bağlanır. Allahü teâlânın elektromagnetik dalgalarla yarattığı sesi almak için radyo kullanmak, Allahü teâlâyı bırakıp bir kutuya başvurmak değildir. Çünkü radyo kutusundaki âletlere o özellikleri, o kuvvetleri veren Allahü teâlâdır. Allahü teâlâ, her şeyde, kendi kudretini gizlemiştir. Müslümân, sebepleri kullanırken, sebeplere te’sîr gücü veren Allahü teâlâyı düşünür.

Bu dünyânın ve dünyâ işlerinin düzgün olması için, Allahü teâlâ, her şeyin yaratılmasını sebeplere bağlamıştır. Bir şeyin yaratılmasını isteyen kimse, o şeyin sebebini kullanır. Sebeplerin çoğu, düşünmekle, tecrübe ile, hesâpla bulunacak şeylerdir. Bir şeyin sebebi yapılınca, Allahü teâlâ, o şeyi, dilerse yaratır. Mu’cize ve kerâmet böyle değildir. Allahü teâlâ bunları sebepsiz olarak, hârika olarak yaratır. Sebebe yapışmak, Allahü teâlânın âdetine uymaktır. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:

(Allahtan korkun da, istediğiniz şeylere kavuşmak için, iyi sebeplere yapışın. Kötü sebeplere yanaşmayın! Kudretinde ve irâdesinde bulunduğum Allahü teâlâya yemîn ederim ki, hiçbir kimse, ezelde ayrılmış olan rızkını temâm almadıkça, dünyâdan âhirete gitmez.)

Netice olarak Allahü teâlâ, ezelde, kulları neyi ister, neyi taleb ederlerse, istedikleri şeye kavuşmaları için, onlara uygun şartlar hazırlamış, sebepler yaratmış ve takdir etmiştir. Bir kul, neyi taleb ederse, o talep ettiği şeye kavuşması için önüne uygun şartlar, sebepler koymuş ve bu sebeplere, şartlara yapışınca da, o isteğini, talebini yaratmıştır…

 

 

DÜNYA VE ÂHİRET SAADETİ İÇİN…

Bir zamanlar insanlar, Allahü teâlâdan Cenneti, cenâb-ı Hakkın rızâsını talep edince, onlara, kendi rızâsına, Cennete kavuşturacak, rehberler, âlimler ve evliyâ göndermiştir. Âlim ve evliyânın varlığı, insanların kurtulması için en iyi bir sebeptir. İnsanlar, Cenneti, cenâb-ı Hakkın rızâsını isteyince, Allahü teâlâ da onlara Cennete ve rızâsına kavuşturacak yolları açmıştır. Allahü teâlâ, âlim, evliyâ gönderir, insanlar da bunlara tâbi olursa, millet rahat eder. Bazı zamanlar da insanlar, Allâhü teâlâdan dünyalık talep etmişler ve böylece de onlar, ehli dünyâ olmuşlardır. Cenâb-ı Hak, kim neyi taleb ederse, onu vermekte, yaratmaktadır. Dünyâlık isteyene, dünyâlık yolları, âhireti isteyene de, âhiret yollarını yaratmakta, kolaylaştırmaktadır. Rabbimizin rızâsını kazanmayı, Onun dinine ve kullarına hizmet, iyilik etmeyi istediğimiz ve bu uğurda çalıştığımız müddetçe, hem dünyâda rahat eder, huzûrlu olur ve hem de âhirette ebedi saâdete kavuşuruz…

 http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=434857

Yakıt deposundaki pislik

Ekleyen zmtadmin On Mart - 1 - 2010 Yorum Ekle

muammererkulYakıt deposundaki pislik!..

 Muammer ERKUL

(Bu yazı gençlere, ana-babalar okumasın!..)

 

Arabanın kumanda panelinde bir ışık yandı. Kitaba baktık; “mümkünse frene basmadan en yakın servise gitmemizi” söylüyordu! Dediğini yaptık ve arabayı gece orada bıraktık… Biraz zaman geçti; bir yolculuk arifesinde gene ışık yandı, işler aksadı, araba yine servise gitti…

İnsan bunca para ödeyip, işinden olduktan sonra; henüz problemin bile neden kaynaklandığını öğrenemeyince canı sıkılıyor… Araba ise yine her sabah çalışmakta isteksiz; vites değiştirirken sıkıntılı, yolda giderken de bazen silkinip tedirgin ediyor…

*

Benzer sıkıntılar yaşamış olanlar ise; “yanlış istasyonlardan benzin almışsın” diyorlar!..

Bu ise daha fazla can sıkıcı: Çünkü her istasyon birbirine benziyor… Birini seçiyor, yaklaşıyor, kapağı açıyor ve yakıt pompasının ucunu benzin deponun ağzına takıyorsun… Nereden bilebilirsin ki yakıtın içinde; arabanın motoruna zarar verebilecek, çekişi düşürecek yabancı maddeler olabileceğini?..

Ne olacak peki? Dedim?..

Yanmayı arttırtıcı malzemeler var, dediler. Birkaç defa deneyeceksin. Yakıt depondaki pisliği yakabilirse ne âlâ. Yoksa… Yoksa deponun sökülmesi, ancak temizlendikten sonra yerine takılması gerekebilir!

Ben şimdi kendi paramı vererek; ömrümü tüketecek dertler mi almışım, bilmediğim bazı yakıt istasyonlarından?.. Evet, sanırım aynen öyle olmuş!

*

Bunu neden anlattım, biliyor musunuz arkadaşlar?

Hemen hemen hepimizin kulağında kulaklıklar; tekrar ve tekrar ve tekrar aynı sözleri dinleyerek, anlamaya çalışarak, onları mırıldanarak, sürekli “depolarımızı” dolduruyoruz! Peki, acaba ne ile?..

İnanın, yakıtı alırken farkında olmuyor insan, düşünemiyor bile içinde acaba zararlı, yabancı, tehlikeli bir şeyler var mı, diye…

Düşünemiyor ama, inanın; içimize gireni dışarı çıkarmak çok zor hatta çoğu zaman mümkün bile olmuyor!

 http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=434768

Gel artık ey irtica

Ekleyen zmtadmin On Şubat - 21 - 2010 Yorum Ekle

 

gunun_YAZISI1

Gel artık ey irtica!

Yavuz Bülent BAKİLER 

Cumhuriyetimiz 87 yaşında. Adın, cumhuriyetimizle birlikte dillerde. Gerçi Tanzimat devrinde de, Meşrutiyet devrinde de milletimizin korkulu rüyası olmuşsun ama en çok Cumhuriyet idaremizle birlikte palazlanıp büyümeye başlamışsın.

Anlıyorum ki dedemi seninle korkutmuşlar. Babam yanında yöresinde hep seni hissetmiş. 75 yıldan beri de hep benim arkamdasın. Yani 100 yıldan beri seninle yatıyor, seninle kalkıyoruz. Ama sen bir türlü gelmiyorsun. Gözlerimiz yollarda kaldı. Yollara korkuyla bakıyoruz. Yani yediden yetmişe biz senden korkuyoruz. Görüyorum ki, sen de bizden korktuğun için gelmiyorsun, gelemiyorsun. Neredeysen çık gel artık. Bizi bu kadar beklettiğin yeter artık. Dedemin ömrü, babamın ömrü, seni beklemekle geçti. Ben de kendimi bildim bileli seni duyuyor, seni bekliyor, seni arıyorum. Neredeysen çık gel artık. İstiyorum ki, benim çocuklarımın ve torunlarımın hayatında sen artık olmayasın. Yani onlar da, dedem gibi, babam gibi, benim gibi. “İrtica geldi! geliyor!” ikazlarıyla huzursuz olmasınlar. Ama sen hâlâ ortaya çıkmıyorsun. Sen ne korkak, sen ne rezil, sen ne soysuz-cibilliyetsiz bir heyulâsın ey irtica! Yıllardan beri bağırıp çağırmamıza rağmen bir türlü gelmiyorsun.

Cumhuriyetimiz 1923 yılında kuruldu. CHP cumhuriyetimizin tek partisiydi. Tek partili bir cumhuriyet olur mu? 1924 yılında, Millî Mücadelemizin önde gelen tertemiz isimlerinden Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Cafer Tayyar Eğilmez, Rauf Orbay… gibi vatansever paşalar, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdular. Böylece iktidar partisi CHP yanında bir de muhalefet partimiz oldu. Ama senin yüzünden o muhalefet partisini derhal kapattılar. Neden? Niçin? Oldu mu ya? diye soranlara; “İrtica geliyor. Milletimizi irticaya teslim edemeyiz!” dediler.

Aradan 6 yıl geçti. Devlet hayatımızda tek parti hayatı devam ediyordu. Ortalıkta irtica lâfı yoktu. Sen korkundan bir tarafa sinmiştin. Ama ortalıkta suistimal iddiaları vardı. Yolsuzluklar, başını almış gidiyordu. Atatürk yeni bir partinin kurulmasını istiyordu. Bu bakımdan en yakın arkadaşlarını bu yeni parti için vazifelendirdi.

Paris Büyükelçimiz Ali Fethi Okyar, yeni kurulacak partinin genel başkanı olacaktı. Ayrıca Atatürk çok yakın arkadaşlarını da, hatta kız kardeşi Makbule Atadan’ı yeni kurulacak partide Ali Fethi Beyin yanında yer almasını istedi. Parti 12 Ağustos 1930 tarihinde Serbest Cumhuriyet fırkası ismi altında kuruldu. Fakat o da ne? Halk Serbest Cumhuriyet fırkasına büyük ilgi gösterdi. Belediye seçimlerinde Serbest Fırka önemli miktarda oy aldı. Bazı gazeteler Mareşal Fevzi Çakmak’ın Cumhurbaşkanı olmasını yazdılar.

Ey rezil, ey namussuz, ey alçak irtica o zaman sen yeniden ortaya çıkmaya hazırlandın. Senin yüzünden Atatürk, bizzat kurdurduğu Serbest Fırkayı, “irtica hortluyor!” gerekçesiyle 17 Kasım 1930 tarihinde kapattı.

Gelsen, seni ben geberteceğim! Geberdiğini duysam 30 gün şükür orucu tutacağım.


Copygiht © 2009 www.mehmetastan.com Mehmet TAŞTAN Kişisel Web Sayfası - Web Tasarım