<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet TAŞTAN Kişisel Web Sayfası &#187; Prof.Dr.Ramazan Ayvallı</title>
	<atom:link href="http://www.mehmettastan.com/kategori/yazarim-bazen/ramazan-ayvalli/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mehmettastan.com</link>
	<description>Mehmet TAŞTAN</description>
	<lastBuildDate>Mon, 28 Jun 2010 13:46:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
		<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
		<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.8.1</generator>
	<item>
		<title>Mısırdaki tarihî ve turistik eserlerden bazıları</title>
		<link>http://www.mehmettastan.com/misirdaki-tarihi-ve-turistik-eserlerden-bazilari.html</link>
		<comments>http://www.mehmettastan.com/misirdaki-tarihi-ve-turistik-eserlerden-bazilari.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Apr 2010 09:22:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[zmtadmin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Ramazan Ayvallı]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarım Bazen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mehmettastan.com/?p=668</guid>
		<description><![CDATA[Prf.Dr.Ramazan AYVALLI Mısırdaki tarihî ve turistik eserlerden bazıları&#8230;   ?Mısırda gerek yerli, gerek yabancı insanların dikkatini çeken pek çok şey vardır. Nitekim ziyâretler esnâsında yüzlerce, hattâ binlerce insanın oraları görmek için geldiği müşâhede edilmektedir. Tabîî ki Mısırda pek çok eser bulunduğu için, her biri hakkında ancak kısa kısa bilgiler verebileceğiz&#8230;   NÎL NEHRİ Kuzeydoğu Afrikada [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone size-full wp-image-369" title="s119790583808_5224" src="http://www.mehmettastan.com/wp-content/uploads/2010/01/s119790583808_52242.jpg" alt="s119790583808_5224" width="100" height="143" /></p>
<p><strong>Prf.Dr.Ramazan AYVALLI</strong></p>
<p>Mısırdaki tarihî ve turistik eserlerden bazıları&#8230;</p>
<p> </p>
<p>?Mısırda gerek yerli, gerek yabancı insanların dikkatini çeken pek çok şey vardır. Nitekim ziyâretler esnâsında yüzlerce, hattâ binlerce insanın oraları görmek için geldiği müşâhede edilmektedir. Tabîî ki Mısırda pek çok eser bulunduğu için, her biri hakkında ancak kısa kısa bilgiler verebileceğiz&#8230;</p>
<p> </p>
<p>NÎL NEHRİ</p>
<p>Kuzeydoğu Afrikada bulunan ve 6.640 kilometre?lik uzunluğu ile dünyânın en uzun, 3.200.000 km2 su alma alanı ile dünyânın üçüncü büyük nehri olan Nîl Nehrinin, gerek kayık gezintisinde, gerek Burcul-Kâhireden (Kâhire Kulesinden) Mısır için ne kadar hayâtî ehemmiyeti hâiz, çok güzel ve muhteşem olduğu açık-seçik görülmektedir&#8230;</p>
<p> </p>
<p>PİRAMİTLER</p>
<p>Eski Mısırlılar tarafından kral mezârları olarak inşâ edilen, kare tabanlı, üçgen kenar yüzleri en zirvede birleşen, tipik bir duvar işçiliğine sahip olan Piramitler (el-Ehrâm), dışarıdan görüldüğü gibi basît birer yapı değildir, iç bölmeleri oldukça teferruâtlıdır. Zâten dünyânın 7 hârikasından birincisi sayılmıştır.</p>
<p>Piramitlerin nasıl inşâ edildiği henüz anlaşılamamış ise de, yapılışı ile ilgili bazı tahmînler yürütülmektedir. Piramitlerin katlar hâlinde inşâ edildiği, her kat bitince etrafının doldurulduğu sanılmaktadır. Piramitlerin büyüklüğü ve o günkü teknik imkânlar düşünüldüğünde, görenleri hayrette bırakmaktadır. Tahmînen bir piramit, ağırlığı 2-30 ton arasında değişen 2.300.000 blok taş ihtivâ eder.</p>
<p>M.Ö. 1. asırda yaşayan Yunan tarihçisi Herodotun verdiği bilgiye göre, bir piramit inşâatının temelini hazırlamak on sene, yükseltmek ise yirmi sene sürmüş ve burada 30 sene boyunca devâmlı 100.000 kişi çalıştırılmıştır.</p>
<p>Mîlâttan önce yaklaşık 2590-2568 yılları arasında yaşayan Keopsa ait el-Cîze (Gîza=Gîze)deki Khufu (Keops) Piramidi en büyüğüdür. Taban genişliği 230.43 metre, yüksekliği 146.76 metredir. Gîzedeki diğer iki büyük piramit ise, Khafre (Kefren) ve Menkûre (Mikerinos) piramitleri olarak bilinir.</p>
<p>İnşâat, eski Mısırlıların inancına göre ölümden sonraki hayâtın ihtiyaçlarını görecek bir şekilde planlanmıştır. Birkaç piramit grup hâlinde yerleştirilmiştir. Merkez piramit krala aittir. Doğu kısımda ibâdetlerin yapıldığı mabed bulunur. Eski Mısırlılar, tanrılarına adadıkları kurbânlarını burada keserlerdi. Kralın mezârı etrafında da, kralın en yakın idârecilerine âit diğer mezârlar bulunur.</p>
<p>Mısırda piramit yapımı Yeni Krallık döneminde (M.Ö. 1570te) terk edilmiştir.</p>
<p> </p>
<p>AMR BİN ÂS CÂMİİ</p>
<p>Hazret-i Ömerin hilâfeti zamânında, Mısır fâtihi ve vâlîsi olan Eshâb-ı kirâmdan Amr bin Âs tarafından, bugün Kâhire ile birleşmiş olan Fustâtta yaptırılmıştır. [Mısırın fethi, hicretin 21. yılında müyesser olmuştur. Amr bin Âs, İslâm ordugâhının yerine bu câmiyi yaptırmıştır. Yerinde eski ve harap bir Kopt manastırı olduğu söylenir.]</p>
<p>Amr bin Âs Câmii, aynı zamanda Afrikanın ilk câmii ve medresesi sayılır. Mısır âlimleri burada fahrî olarak ders verirdi. Haftada iki gün kâdılar burada davâ dinlerdi.</p>
<p>Câminin kıble duvarının sol köşesinde câmiyi yaptıran Amr bin Âs hazretlerinin oğlu ve Eshâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden Abdullahın kabri bulunmaktadır. [Türbe, ahşap bir maksûre ile çevrili, üstü kubbe ile örtülüdür.]</p>
<p>Câmi çeşitli dönemlerde çeşitli tamîrât görmüş, yenilenmiş, genişletilmiş, ona mihrâb, minber, sütun, kapı, revâklar gibi ilâveler yapılmış ve dört de minâre eklenmiştir. Bunlar, İslâm dünyasındaki ilk minârelerdir.</p>
<p>Zelzelelerde harâb olan câmi, yine muhtelif târihlerde tamîr ettirildi. 1303 senesinde yaptırılan alçı mihrâb günümüze kadar intikâl etti.</p>
<p>Osmânlı vâlîsi Bayram Paşa tarafından 1623 yılında, Memlûk beylerinden Murâd Bey tarafından da 1797 senesinde câmi tamîr ettirildi.</p>
<p>Zamanla yine harâb olan câmi, Kavalalı Mehmed Ali Paşanın emriyle tekrâr tamîr edildi. 20. asır başlarında çok harap düşen câmide sadece yılda bir defa namaz kılınabiliyordu. 1977 senesinde Mısır Vakıflar İdâresi câmiyi yeniden tamîr ettirdi.</p>
<p>Amr bin Âs, 43 (m. 664) senesinde Kâhirede vefât etti. Kabrinin Cebel-i Mukattamda olduğu rivâyet edilmektedir.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>?Mısırdaki bazı târihî eserler -2-</p>
<p> </p>
<p>?Kâhirede Fâtımîler zamanında yaptırılmış ve CÂMİÜL-EZHER diye bilinen câmi ve yanındaki medrese, İslâm dünyâsının en köklü ilim müesseselerinden ve dünyânın en eski üniversitelerindendir.</p>
<p>Fâtımîlerin Mısırı işgâlinden sonra 970de inşâsına başlanıp iki senede tamamlandı. Fâtımî Halîfesinin emriyle Fustâtı fethederek yakınına Kâhireyi kuran vezîri ve kumandânı Cevher es-Sıkıllî (es-Saklâbî) tarafından 970-972 yılları arasında şehrin cuma câmii olarak yaptırılmıştır. Çok parlak manâsına gelen Ezher ismi, Hazret-i Fâtımanın Zehrâ lakabından ilhâmla konulmuştur. Ezher Medresesi, Fâtımîler tarafından Şîa mezhebinin öğretilmesi ve propagandası için kurulmuştur.</p>
<p>Memlûkler zamanında Ezher bir külliye hâlini aldı. 1309 senesinde ana kapının sağında Şâfiî fıkhı okutulmak üzere Taybarsiyye Medresesi yaptırıldı. Çok değerli mermer işleme ve süslemeleriyle meşhûrdur. Osmânlıların esâslı tamîr ettiği bu medrese, bugün Ezher Üniversitesi Kütüphânesi ve Lecnetül-Fetvâ (Fetvâ Heyeti) olarak kullanılmaktadır.</p>
<p> </p>
<p>KÜLLİYE HÂLİNİ ALDI&#8230;</p>
<p>Sultan Baybars zamanında 1440 senesinde câmiye bitişik olarak yaptırılan Cevheriyye Medresesi ile Ezher tâm bir külliye hâlini aldı. Osmânlılar da Ezher Külliyesine alâka gösterip tamîr ettiler; talebe ve hocalarına ihtimâmda bulundular. Ayrıca İslâm dünyasının çeşitli beldelerinden gelen talebelerin ücretsiz kalması için ayrı ayrı yurt binâları inşâ edilmiştir. Bugün beş minâresi, dokuz kapısı, altı hamâmı, üç şadırvanı, altı sarnıcı, üç medresesi, yirmi dokuz revâkı, etrâfında teşekkül eden on üç mahallesi ile İslâm dünyâsının en mühim tahsîl müesseselerinden ve mimârî eserlerinden birisi sayılır.</p>
<p>Ezher, Fâtımî Devletini yıkıp Mısırda yeniden Sünnî hâkimiyetini kuran Eyyûbîler zamânında, eski husûsiyetini kaybetti. Memlûklerden itibâren Ehl-i Sünnet itikâdı üzere ilim tahsîli yapılan bir üniversite hâline geldi. Çok kıymetli İslâm âlimlerinin ders verip, talebe yetiştirdiği bir ilim müessesesi oldu.</p>
<p>Bilhassa, doğudaki İslâm ülkelerinin Moğollar tarafından işgâli, İspanya Müslümânlarının da Hristiyânlar tarafından katli üzerine İslâm âlimleri, ilim öğretmek için en sâkin yer olarak Mısırı seçtiler. Bunda, Memlûklerin zamanın en kuvvetli İslâm devleti olmasının da büyük rolü oldu.</p>
<p>İngilizlerin Mısırı işgâli üzerine Mısır Müftülüğüne getirilen Muhammed Abduh, üniversitenin ders programında reformlar yapmış, bu reformlar hem müessesenin ananevî husûsiyetlerini kaybetmesine, hem de seviyesinin düşmesine yol açmıştır. Bu arada dünyâda revaç bulan ve İslâm modernizmi denilen düşüncenin merkezi hâline gelmiştir.</p>
<p>Ezher Şeyhi denilen bir rektörün idâre ettiği Câmiatül-Ezher (Ezher Üniversitesi) bünyesinde pek çok fakülte, yüksek okul ve enstitü vardır. Eskiden ders sırasında talebeler, hocanın etrafında yarım dâire şeklinde diz çökerek otururlardı. Üniversitenin ihtiyaçları, vakıflar sâyesinde karşılanırdı. Ayrıca herkesin faydalandığı büyük bir Kütüphânesi de vardı.</p>
<p> </p>
<p>DÎNÎ TEDRÎSATIN YANINDA&#8230;</p>
<p>Ezher Üniversitesinin modern bölümü, 1908 senesinden itibaren eğitim ve öğrenime başlamıştır. Zamanımızda burada öğretim ilk, orta ve yüksek olmak üzere üç kademeye ayrılır. İlk kısma alınan talebe başarılı olursa, sırayla tahsîline devâm eder. İbtidâî (ilk) kısmı bitiremeyen talebeler, bu okulda okuyamazlar. Yanî dışarıdan bu üniversiteye öğrenci alınmaz. İlk (iptidâî) kısmın öğrenim süresi 4, orta kısmın 5, yüksek kısmın 4 senedir. Dînî tedrisât yapan fakülteler yanında Tıb, Eczâcılık, Ticâret, Zirâat, Edebiyat gibi 44 fakülte vardır. [Yalnız dînî tedrîsât yapan fakültelerin yanında, diğer fakültelerin de bulunması, bu üniversiteden diploma alan herkesin dînî konularda bilgi sâhibi sayılmayacağını göstermektedir.]</p>
<p>İslâm ülkelerinden pek çok talebenin okumak için rağbet ettiği Ezher Üniversitesinde beş binin üzerinde hoca, seksen binin üzerinde talebe vardır. Yetmiş altı ülkeden altı binin üzerinde yabancı talebe vardır. [İnşâallah öbür hafta da bu konuya devâm etmek istiyoruz.]</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mehmettastan.com/misirdaki-tarihi-ve-turistik-eserlerden-bazilari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mekkenin fethinde müşriklere gösterilen yüksek müsamaha</title>
		<link>http://www.mehmettastan.com/mekkenin-fethinde-musriklere-gosterilen-yuksek-musamaha.html</link>
		<comments>http://www.mehmettastan.com/mekkenin-fethinde-musriklere-gosterilen-yuksek-musamaha.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2010 11:25:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[zmtadmin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Ramazan Ayvallı]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarım Bazen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mehmettastan.com/?p=595</guid>
		<description><![CDATA[Ramazan AYVALLI Bilindiği üzere, Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâma Peygamberliği bildirilip insanları şirkten, putlara tapmaktan vazgeçmeye ve Allahü teâlâya îmân etmeye davete başladığı günden itibâren Mekkeli müşrikler Ona karşı çıktılar. Müşrikler, sevgili Peygamberimize de, diğer Müslümânlara da senelerce çok şiddetli düşmânlık gösterdiler. Bunun üzerine Allahü teâlâ tarafından, Biset-i Nebeviyenin 13. senesinde Müslümânların hicret etmelerine izin [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone size-full wp-image-369" title="s119790583808_5224" src="http://www.mehmettastan.com/wp-content/uploads/2010/01/s119790583808_52242.jpg" alt="s119790583808_5224" width="100" height="143" /><strong>Ramazan AYVALLI</strong></p>
<p>Bilindiği üzere, Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâma Peygamberliği bildirilip insanları şirkten, putlara tapmaktan vazgeçmeye ve Allahü teâlâya îmân etmeye davete başladığı günden itibâren Mekkeli müşrikler Ona karşı çıktılar. Müşrikler, sevgili Peygamberimize de, diğer Müslümânlara da senelerce çok şiddetli düşmânlık gösterdiler. Bunun üzerine Allahü teâlâ tarafından, Biset-i Nebeviyenin 13. senesinde Müslümânların hicret etmelerine izin verildi. Sayıca az olan ilk Müslümânlar, müşriklerin hücûmları karşısında, îmânlarını korumak ve yaymak maksadıyla, Mekke-i mükerremede mallarını-mülklerini bırakarak, Medîne-i münevvereye hicret etmişlerdir. [Sahâbe-i kirâmdan bir kısmı, bundan önce de Habeşistâna hicret etmişlerdi.]</p>
<p>Müslümânların Mekkeden Medîneye hicret etmesinden sonra da düşmânlıklarını devâm ettiren müşrikler, birkaç defa ordu hazırlayıp Medînede bulunan Müslümânların üzerine de yürüdüler. Bedir, Uhud, Hendek&#8230;gibi kanlı savaşlar yapıldı. Bu savaşlarda Müslümânlar karşısında tutunamayıp hep perîşân oldular. [Daha önceki bir makâlemizde de belirttiğimiz gibi, nihâyet, hicretten 8 sene sonra bu defa müslümânlar, Mekke-i mükerremeye sefere çıkmış ve orayı Allahü teâlânın yardımıyla fethetmişlerdir.]</p>
<p>Fetih için Mekke yakınına gelen Peygamberimizin ordusunu, Kureyşin liderlerinden olan ve o zaman henüz îmân etmemiş bulunan Ebû Süfyân, kolaçan etmek isterken yakalanmış, Onun huzûruna çıkarılmış, Onun emriyle bir gece Hazret-i Abbâsın çadırında müsâfir edilmiş ve sabâhleyin Resûlullahın huzûrunda îmânla şereflenmiş, sonra da müşriklerin yanına dönüp onlara bazı sözler söylemiştir.</p>
<p>Onun sözlerini heyecânla dinleyen Kureyş müşrikleri, büyük bir şaşkınlık içine düşüp, bir kısmı Harem-i şerîfe, bir kısmı Ebû Süfyânın evine girmişlerdir. Bir kısmı da kendi evlerine kapanıp dışarı çıkmamışlardır. Az da olsa, silâhını alıp sokaklarda dolaşanlar da görülmüştür.</p>
<p>Peygamberimiz, Mekkeye girerken kumandânlara, şehre hangi semtlerden gireceklerini gösterip, orduyu dört kola ayırdı ve Size karşı konulmadıkça ve saldırılmadıkça, hiç kimseyle çarpışmaya girmeyiniz! Hiç kimseyi öldürmeyiniz buyurdu. Yalnız, sayıları az da olsa, Mekkelilerden bâzı kimselerin bunun dışında olduğunu bildirdi.</p>
<p>İslâm ordusu, kollar hâlinde Mekkeye girdi. Sâdece Hâlid bin Velîdin (radıyallahü anh) komuta ettiği birliğe karşı bir grup müşrik karşı koymak istedi. Hâlid bin Velîd, hücûm edenlerin on üçünü öldürdü, diğerlerini de dağıttı.</p>
<p>Peygamberimiz, Kusvâ adlı devesi üzerinde, Fetih sûresini okuyarak Mekkeye girdi. Sağında Ebû Bekr, solunda Üseyd ibn-i Hudayr, etrâfında Muhâcirîn ve Ensârdan bir kısım Eshâb vardı. Kabeyi görünce tekbîr getirdiler&#8230;</p>
<p>Peygamberimiz, yine Kusvâ adlı devesinin üzerinde Harem-i şerîfe girdi. Kabeyi deve üstünde yedi defa tavâf etti. Tavâf sırasında Kabedeki putlar, elindeki değnekle dokundukça veya işâret ettikçe devriliyor ve De ki: Hak geldi, bâtıl zâil oldu, çünkü bâtıl yok olmaya mahkûmdur meâlindeki İsrâ sûresinin 8. âyetini okuyordu.</p>
<p>Böylece Kabe-i muazzama putlardan temizlendi ve Hazret-i Bilâl, Kabenin damına çıkarak Mekkede fetihten sonraki ilk ezânı okudu.</p>
<p>Demek ki netîce olarak söyleyecek olursak Peygamber Efendimiz ve hâzırladığı İslâm ordusu, hicretin 8. yılında, 1 Ocak 630 târihinde, Medîne-i münevvereden 10.000 kişilik bir ordu ile gelerek, harp etmeden ve kan dökmeden Mekke-i mükerremeyi teslîm aldı. Düşmânlarına da, Sizin hiçbirinizi, sorguya çekecek değilim. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz! buyurdu.</p>
<p>Peygamberimiz Mekke-i mükerremeyi fethedince, Kabe-i muazzamanın anahtarını isteyip kapısını açtırdı. Hazret-i Ömer ile Osmân bin Talhaya Kabenin içine girip oradaki putları da devirmelerini ve orayı da putlardan temizlemelerini emretti. Onlar da girip buradaki putları kırıp parçaladılar. Böylece Kabenin dışı gibi içi de putlardan temizlendi. Sonra Peygamberimiz, Hazret-i Ömer, Bilâl-i Habeşî, Üsâmetübnü Zeyd ve Osmân bin Talha (radıyallahü anhüm) ile birlikte Kabe-i şerîfenin içine girdi. İki rekat namaz kıldı ve Beyt-i şerîfin içini dolaşıp her tarafında tekbîr getirdi ve bir müddet Kabenin içinde kaldı&#8230;</p>
<p>Mekkenin fethinde müşriklere gösterilen yüksek müsâmaha -2-</p>
<p>Dünkü makâlemizde bahsettiğimiz gibi, Mekkenin fethi esnâsında Kureyş müşrikleri de, Mescid-i Harâmda toplanıp, Kabenin etrâfını sararak haklarında verilecek karârı heyecânla beklemeye başlamışlardı.</p>
<p>Peygamberimiz, Kabenin kapısının eşiğinde durup sabırsızlıkla bekleyenlere karşı şöyle buyurdu: Allahtan başka ilâh yoktur. Yalnız Allah vardır. Onun eşi ve ortağı yoktur. O vadini yerine getirdi. Kuluna yardım etti. Bütün düşmânlarımızı dağıttı. İyi biliniz ki câhiliyye devrine âit olan eski görenekler, kan ve mâl davâları artık şu iki ayağımın altındadır, ortadan kaldırılmıştır. Yalnız Kabe hizmetiyle hacılara su dağıtma işi bırakıldı.</p>
<p>Ey Kureyş cemâati! Allah, sizden eskiden kalma gurûru, babalarla, soylarla övünmeyi giderdi. Bütün insanlar Âdemden, Âdem de topraktan yaratılmıştır.</p>
<p>Peygamberimiz devam ederek, Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık ve sizi milletlere, kabîlelere ayırdık ki, birbirinizi tanıyasınız (öğünesiniz diye değil). Allah katında en iyiniz, takvâsı en çok olanınızdır. Şüphesiz ki, Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdârdır meâlindeki Hucurât sûresinin 13. âyet-i kerîmesini okudu.</p>
<p>Sonra da; Ey Kureyş topluluğu! Şimdi size nasıl muâmele edeceğimi zannedersiniz? diye sordu. Kureyşliler: Biz senden hayır umarız. Çünkü Sen kerem, iyilik sâhibi bir kardeşsin! Kerem, iyilik sâhibi bir kardeşin de oğlusun! Ancak bize hayır, iyilik yapacağına inanırız dediler.</p>
<p>Peygamberimiz: Yûsufun kardeşlerine dediği gibi ben de size, Bugün artık size geçmişten sorumluluk yoktur derim. Haydi gidiniz, serbestsiniz buyurdu. O gün öğle namazı vaktinde Bilâl-i Habeşî Sevgili Peygamberimizin emriyle ezân okudu.</p>
<p>Mekkenin fethinin ikinci günü Peygamberimiz bir hutbe daha okudu. Bu hutbelerinde, Müslümânların kardeş olduklarını, karşılıklı haklarını ve daha birçok husûsu bildirdi. Peygamberimiz umumî af ilân ettikten sonra, Kureyşliler Müslümân oldular. Seneler önce kendilerini îmâna dâvet ettiğinde inanmayanlar, o gün Safâ Tepesinde Peygamberimize bîat ettiler. Erkekler, Allahü teâlâdan başka ilâh olmadığına, Muhammed aleyhisselâmın Allahü teâlânın kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederek İslâmiyet ve cihâd üzerine; kadınlar da, îmândan sonra Allahü teâlâya şirk koşmamak, hırsızlık ve zinâ yapmamak, çocuklarını öldürmemek ve âsî olmamak üzere biat ettiler.</p>
<p>Mekkeli müşrikler içinden bâzı azılı kimseler umûmî aftan hâriç tutulmuştu. Bunlardan Mekkenin fethi sırasında kaçanlardan bâzıları yakalandıkları yerlerde öldürüldü. Fakat pek çoğu yine affedildi. Bunlar arasında affa uğrayıp Müslümân olanlardan Ebû Cehilin oğlu İkrime, Abdullah bin Sad, Vahşî ve Ebû Süfyânın hanımı Hind, Safvân, Kab ibn-i Züheyr ve Habbân (radıyallahü anhüm) gibi kimseler vardı.</p>
<p>Mekkenin fethi sâdece İslâm târihinde değil, bütün cihân târihinde eşi ve benzeri bulunmayan bir hâdisedir. Bu fetih, îmânları-İslâmlıkları sebebiyle yurtlarından ayrılan Sevgili Peygamberimiz ve Eshâb-ı kirâma, Allahü teâlânın en büyük lütuflarından biridir. Bu fetihle Arabistan Yarımadasında şirkin (Allaha ortak koşmanın) cemiyet ve güç hâlindeki varlığı sona ermiş, Kabe ve civârı putlardan temizlenmiş, tevhîd inancının kesin hâkimiyeti ilân edilmiştir. Mekkenin fethi ile Arabistan Yarımadasında ilk İslâm Devleti de kuruluşunu tamamlamış, bundan sonra İslâmiyet üç kıtaya hızla yayılmaya başlamıştır. Mekkenin fethi, İslâmiyette öylesine derin manâ ve hikmetlerle doludur ki, daha sonraki asırlarda yaşamış olan İslâm ulemâ, evliyâ ve kumandanları da çeşitli vesîlelerle bu fethi kendilerine örnek alıp, hâl ve işlerinde de ölçü kabûl etmişlerdir.</p>
<p>Ama 15 Temmuz 1099 târihinde, Haçlılar Kudüsü işgâl edince Müslümân ve Mûsevîlere çok büyük katliâmlar yaptılar; sâdece Müslümânlardan 70.000 kişiyi kılıçtan geçirdiler. Gaudefroi de Buyyonun, Papa II. Urbana yazdığı bir mektupta ve Rene G. Rousset adındaki târihçi tarafından bu vahşet uzun uzun anlatılmıştır. Biz burada sâdece Şövalye Gestanın bir ifâdesini nakledelim: Böyle bir katliâmı, o güne kadar hiç kimse ne duymuş, ne de görmüştü. Ölüler piramitler şeklinde yığılıp yakıldı. Bunların sayılarının ne olduğunu ancak Allah bilir. Müslümân ve Musevî hiç kimse bu katliâmdan sağ kurtulamadı&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mehmettastan.com/mekkenin-fethinde-musriklere-gosterilen-yuksek-musamaha.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sevgili Peygamberimiz hakkında birkaç kelime</title>
		<link>http://www.mehmettastan.com/sevgili-peygamberimiz-hakkinda-birkac-kelime.html</link>
		<comments>http://www.mehmettastan.com/sevgili-peygamberimiz-hakkinda-birkac-kelime.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 01 Mar 2010 10:01:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[zmtadmin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Ramazan Ayvallı]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarım Bazen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mehmettastan.com/?p=581</guid>
		<description><![CDATA[Sevgili Peygamberimiz hakkında birkaç kelime&#8230;  Ramazan AYVALLI Bugünkü makâlemizin hemen başında birazcık, kelâmların en güzeli olan, yüce Allahın kelâmı Kurân-ı kerîmde medhedilen, bütün insanlara ve cinnîlere Peygamber olarak seçilip gönderilen, Allahü teâlânın Habîbi, yaratılmış bütün insanların ve diğer mahlûkâtın her bakımdan en üstünü, en güzeli, en şereflisi, son ve en üstün Peygamber Muhammed aleyhisselâmdan âyet-i [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone size-full wp-image-369" title="s119790583808_5224" src="http://www.mehmettastan.com/wp-content/uploads/2010/01/s119790583808_52242.jpg" alt="s119790583808_5224" width="100" height="143" /><strong>Sevgili Peygamberimiz hakkında birkaç kelime&#8230;</strong></p>
<p><strong> Ramazan AYVALLI</strong></p>
<p>Bugünkü makâlemizin hemen başında birazcık, kelâmların en güzeli olan, yüce Allahın kelâmı Kurân-ı kerîmde medhedilen, bütün insanlara ve cinnîlere Peygamber olarak seçilip gönderilen, Allahü teâlânın Habîbi, yaratılmış bütün insanların ve diğer mahlûkâtın her bakımdan en üstünü, en güzeli, en şereflisi, son ve en üstün Peygamber Muhammed aleyhisselâmdan âyet-i kerîmelerde nasıl bahsedildiğini ele alalım:</p>
<p>Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik [Enbiyâ, 107],</p>
<p>Ey Peygamber! Biz seni hakîkaten bir şâhit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı, Allahın izniyle Ona çağıran ve nûrlandıran bir ışık olarak gönderdik [Ahzâb, 45],</p>
<p>Senin için bitmeyen-tükenmeyen [sonsuz] mükâfât vardır. Elbette sen büyük bir [en büyük] ahlâk üzeresin [Kalem, 3-4],</p>
<p>Rabbin sana [çok nimet] verecek, sen de râzı olacaksın [Duhâ, 5],</p>
<p>Allah ve melekleri, Resûle salât ediyorlar [Allahın salâtı ona rahmet etmesi, meleklerin salâtı ise ona istiğfâr okumaları manâsındadır]; ey îmân edenler, siz de Ona salât u selâm getirin [müminlerin salâtı ise, ona duâ etmeleri anlamındadır] [Ahzâb, 56] gibi âyet-i kerîmelere muhâtap olan Sevgili Peygamberimizin Mevlidi [doğum zamanı], Rebîul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki [bu sene 25 Şubat Perşembeyi 26 Şubat Cumaya bağlayan] gece idi.</p>
<p>Resûlullah Efendimiz buyurmuştur ki:</p>
<p>Bir şeyi çok seven, elbette onu çok anar. [Deylemî] [Resûlullahı seven de, onu çok anar.]</p>
<p>Peygamberleri anmak, hâtırlamak ibâdettir. [Deylemî]</p>
<p>Allahü teâlâ, bir kimseye söz ve yazı sanatı ihsân ederse, Resûlullahı övsün, düşmânlarını kötülesin hadîs-i şerîfine uyularak, asırlardır mevlid kitapları yazılmış ve okunmuştur.</p>
<p>Şüphe yoktur ki, Allahü tealâyı sevenin, Onun Resûlünü de sevmesi vâciptir, farzdır. Ayrıca onun yolunda olan sâlih kulları da sevmesi lâzımdır. Resûlullahı çok sevmek lâzım olduğu konusunda, pekçok İslâm âlimi birçok kitap yazmıştır. Çünkü, başta Sahîh-i Buhârî olmak üzere, birçok hadîs kitâbında yer alan bir hadîs-i şerîfte, Bir kimse, beni çocuğundan, babasından ve herkesten daha çok sevmedikçe, îmân etmiş olmaz buyuruldu. Yanî o kişinin îmânı kâmil, olgun olmaz.</p>
<p>Yüce Rabbimiz: Peygamber, müminlere canlarından evlâdır, ileridir, daha yakındır; [O, müminler nazarında kendi nefislerinden, canlarından daha önce gelir; Müminlerin, Peygamberi kendi nefislerinden çok sevmeleri gerekir.] Onun hanımları da onların anneleridir&#8230;.. [Ahzâb, 6] buyuruyor.</p>
<p>Yine Allahü teâlâ şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>(Ey inananlar!) Andolsun ki, size içinizden [kendinizden] öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız, ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün [üstünüze çokça titreyen], müminlere karşı çok şefkatli ve gâyet merhametlidir.</p>
<p>(Ey Habîbim Muhammed!) Eğer yüz çevirirlerse [aldırmazlarsa], onlara de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ilâh yoktur. Ben, sâdece Ona güvenip dayanırım. O, yüce Arşın sâhibidir, [O, büyük Arşın Rabbidir.] (Tevbe, 128-129)</p>
<p> </p>
<p>HER BAKIMDAN EN ÜSTÜN!..</p>
<p>Âlemlere rahmet olarak gönderilen, kâinâtın baş tâcı, ebedî rehberimiz, varlığımızı ve kurtuluşumuzu kendisine borçlu olduğumuz Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (aleyhis-selâm) hakkında yazı yazmak, söz söylemek, konferans vermek, vaz etmek aslında çok zor bir iş. Çünkü bir şâir diyor ki:</p>
<p>Her vasfı ki, imtiyâzı hâiz/Târih onu vasfederken âciz.</p>
<p>Sevgili Peygamberimizin şâirlerinden Hassân b. Sâbit(radıyallahü anh)in şu sözü ne kadar mânidârdır:</p>
<p>Ben, Muhammed Mustafâ(sallallahü aleyhi ve sellem)dan bahs ederken, Onu medhediyor değilim; bilakis Ondan bahsetmek sûretiyle, kendi sözlerimi kıymetlendirmiş oluyorum.</p>
<p>Gönüller Sultânı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmînin (kuddise sirruh) kelâmı da çok manâlıdır:</p>
<p>Ben, âlemler genişliğinde bir ağız isterim, tâ ki, meleklerin bile gıpta ettiği O zâttan söz edebileyim.</p>
<p>Burada, Arapça bir şiiri de zikretmeden geçemeyeceğiz. Manâsı şöyledir: O, beşerden bir beşerdir; fakat taşlar arasındaki yâkût taşı gibidir.</p>
<p>Bu şiirin diğer bir varyantı ise şu şekildedir: Muhammed (aleyhisselâm) bir beşerdir, fakat alelâde bir beşer değildir. Aslında o bir yâkût, diğer insanlar ise taş gibidir.</p>
<p> <a href="http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=434667">http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=434667</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mehmettastan.com/sevgili-peygamberimiz-hakkinda-birkac-kelime.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Önümüzdeki Perşembe Mevlid Gecesi</title>
		<link>http://www.mehmettastan.com/onumuzdeki-persembe-mevlid-gecesi.html</link>
		<comments>http://www.mehmettastan.com/onumuzdeki-persembe-mevlid-gecesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Feb 2010 13:13:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[zmtadmin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Ramazan Ayvallı]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarım Bazen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mehmettastan.com/?p=565</guid>
		<description><![CDATA[Önümüzdeki Perşembe Mevlid Gecesi  Ramazan AYVALLI Bildiğiniz gibi Mevlid kelimesinin, bir manâsı da doğum zamanı demektir. Mevlid gecesi, Rebîul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir. Peygamber Efendimizin doğum günü, bütün Müslümânların bayramıdır. Mevlid gecesinde sevinen, o geceye kıymet veren müminler pek çok sevâp kazanırlar&#8230; Resûlullah Efendimiz, Mevlid gecelerinde Eshâb-ı kirâmına ziyâfet verir, dünyâyı teşrîf [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone size-full wp-image-276" title="s119790583808_5224" src="http://www.mehmettastan.com/wp-content/uploads/2010/01/s119790583808_52241.jpg" alt="s119790583808_5224" width="100" height="143" /><strong>Önümüzdeki Perşembe Mevlid Gecesi</strong></p>
<p><strong> Ramazan AYVALLI</strong></p>
<p>Bildiğiniz gibi Mevlid kelimesinin, bir manâsı da doğum zamanı demektir. Mevlid gecesi, Rebîul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir. Peygamber Efendimizin doğum günü, bütün Müslümânların bayramıdır. Mevlid gecesinde sevinen, o geceye kıymet veren müminler pek çok sevâp kazanırlar&#8230;</p>
<p>Resûlullah Efendimiz, Mevlid gecelerinde Eshâb-ı kirâmına ziyâfet verir, dünyâyı teşrîf ettiği ve çocukluğu zamanında olan şeyleri anlatırdı. Hazret-i Ebû Bekr de, Halîfe iken Mevlid gecesinde, Eshâb-ı kirâmı toplar, aralarında, Resûlullahın dünyâyı teşrîfindeki, doğumundaki olağanüstü hâlleri konuşurlardı.</p>
<p>İşte bundan dolayı İslâm âlimleri de, bu geceye çok önem vermişlerdir. Bu gece, Hanefî mezhebine göre, Kadir gecesinden sonra, en kıymetli gecedir. Şâfiî mezhebine göre ise, gecelerin en kıymetlisidir.</p>
<p>Herkesçe bilindiği üzere, asırlardan beri, 12 Rebîul-evvel gecesinde, bütün İslâm âleminde, Türk Cumhûriyetlerinde ve bu arada güzel ülkemizde Peygamber Efendimizin doğum gecesi olan Mevlid-i Nebevî kutlamaları yapılmaktadır. Mevlid okumaya karşı çıkan bir kimse, Resûlullahın, Eshâb-ı kirâmın ve bütün Müslümânların asırlarca yaptıkları bir işi beğenmemiş olmaktadır.</p>
<p>Dünyânın her yerindeki Müslümânlar, Peygamberimizin ve Eshâb-ı kirâmın yaptıkları gibi, Mevlid gecesinde, Resûlullah Efendimizi anlatan kitâblar, natlar, kasîdeleri okurlar ve Resûlullahın dünyâyı teşrîf ettiği bu şerefli gecede sevinirlerdi. Bu geceyi bütün mahlûklar, melekler, cinnîler, hayvânlar ve hattâ cansız maddeler, birbirlerine müjdelemekte, Fahr-i âlem dünyâyı şereflendirdi diye sevinmektedirler.</p>
<p>Resûlullah Efendimiz, kendi doğum günlerinde şükür için oruç tutardı. Onun için önümüzdeki Perşembe ve Cuma günleri (2 gün) oruç tutmak iyi olur, 3. gün olarak Cumartesi de ilâve edilirse daha iyi olur.</p>
<p>Allah, bir kimseye söz ve yazı sanatı ihsân ederse, Resûlullahı övsün, düşmânlarını kötülesin hadîs-i şerîfine uyularak, asırlardır Mevlid kitapları yazılmış ve okunmuştur. Resûlullah Efendimizi öven çeşitli Mevlid Kasîdeleri vardır. Türkiyede her zaman okunan ve çok meşhûr olan Mevlid Kasîdesini Süleymân Çelebî, 15. asırda yazmıştır. Bu kasîdenin, Asr-ı Saâdetten sonra yazılmış olması, onun bidat olmasını gerektirmez. Çünkü Resûlullahı övmek bir ibâdettir. Her zaman Onu övücü kasîdeler, yazılar yazılabilir. Onları okumak da bidat değil, sevâp olur.</p>
<p>Mevlid okumaya karşı çıkan bazı kimseler için belirtelim ki, Mevlid-i şerîf okumak demek; şiir olarak Resûlullahın dünyâya gelişini, mirâcını ve hayâtını anlatmak, Onu hâtırlamak, Onu övmek demektir. Peygamber Efendimizin doğum gecesi olan Mevlid-i Nebevî, asırlardan beri, bütün İslâm âleminde, çeşitli faâliyetlerle kutlanmaktadır. Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: Mevlid okunan yerden belâlar gider buyurmuştur.</p>
<p>Peygamber Efendimizin şâirleri, Mescid-i Nebevîde, Resûlullahı öven ve kâfirleri kahreden şiirler okurlardı. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), bunlardan Hassân bin Sâbitin şiirlerini çok beğenirdi; hattâ Mescidde bu şâir için bir minber bile koydurmuştur. O, bu minbere çıkar, Resûlullahı över, düşmânlarını kötülerdi. Resûlullah Efendimiz de: Hassânın sözleri, düşmânlara oktan daha tesîrlidir buyururdu.</p>
<p>Allahü tealâyı sevenin, Onun Resûlünü de sevmesi vâciptir. Ayrıca onun yolunda olan sâlih kulları da sevmesi lâzımdır. Resûlullahı çok sevmek lâzım olduğu konusunda, pekçok İslâm âlimi birçok kitap yazmıştır.</p>
<p>Her müminin Resûlullahı çok sevmesi gerekir. Onu çok seven, onu çok zikreder, anar, çok över. [Bu da zâten îmânının gereğidir. Çok sevmek, kâmil mümin olmanın da alâmetidir.] Çünkü, başta Sahîh-i Buhârî olmak üzere, birçok hadis kitabında yer alan bir hadîs-i şerîfte, Bir kimse, beni çocuğundan, babasından ve herkesten daha çok sevmedikçe, îmân etmiş olmaz buyuruldu. Yanî o kişinin îmânı kâmil, olgun olmaz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mehmettastan.com/onumuzdeki-persembe-mevlid-gecesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Resulullah Efendimiz Medinede ilk defa kime misafir oldu?</title>
		<link>http://www.mehmettastan.com/resulullah-efendimiz-medine%e2%80%99de-ilk-defa-kime-misafir-oldu.html</link>
		<comments>http://www.mehmettastan.com/resulullah-efendimiz-medine%e2%80%99de-ilk-defa-kime-misafir-oldu.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Feb 2010 23:05:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[zmtadmin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Ramazan Ayvallı]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarım Bazen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mehmettastan.com/?p=536</guid>
		<description><![CDATA[Ramazan AYVALLI Resûlullah Efendimiz, Medînede ilk defa kime misafir oldu?   Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medîne-i münevvereyi teşrîf buyurunca, devesini serbest bıraktı. Deve ilk defa iki yetîme âit bir arsaya çöktü ve çok durmadan kalktı. Biraz yürüdükten sonra tekrâr aynı yere gelip çöktü. Burası, Peygamber Efendimizin dayıları olan Neccâroğullarından Ebû Eyyûb-i Ensârî Hazretlerinin evine yakındı. Peygamberimiz, [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone size-full wp-image-369" title="s119790583808_5224" src="http://www.mehmettastan.com/wp-content/uploads/2010/01/s119790583808_52242.jpg" alt="s119790583808_5224" width="100" height="143" /></p>
<p><strong>Ramazan AYVALLI</strong></p>
<p><strong>Resûlullah Efendimiz, Medînede ilk defa kime misafir oldu?</strong></p>
<p> </p>
<p>Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medîne-i münevvereyi teşrîf buyurunca, devesini serbest bıraktı. Deve ilk defa iki yetîme âit bir arsaya çöktü ve çok durmadan kalktı. Biraz yürüdükten sonra tekrâr aynı yere gelip çöktü. Burası, Peygamber Efendimizin dayıları olan Neccâroğullarından Ebû Eyyûb-i Ensârî Hazretlerinin evine yakındı. Peygamberimiz, bu zâta misâfir oldu.</p>
<p>Ensâr (Medîneli Müslümânlar), dînleri için vatanlarını terk eden muhâcir kardeşlerini barındırdı, evlerinde misâfir etti, onlara iş buldu, mülklerinden yer verdi ve her yardımı yaptılar. Bu tür fedâkârlık ancak İslâm kardeşliğinde vardır. Nitekim Allahü teâlâ meâlen: Ancak müminler kardeştirler (Hucurât sûresi, 13) buyurarak, gerçek sevgi ve samîmiyetin maddî menfaatle değil, îmânla, inançla var olabileceğini beyân buyurmuştur. Bu da açıkça Ensâr ile Muhâcirînin arasında görülmektedir.</p>
<p>Medîneye hicretin, İslâm târihinde büyük önemi vardır. Hicretten sonra Müslümânlığın kolayca ve süratle yayılması sağlanmış, İslâm dîninin merkezi Mekkeden Medîneye nakledilmiş oldu&#8230;</p>
<p>Mekkedeki bir avuç garip Müslümânlar, Medînede bir devlet kurmuşlardı. Cihâd emri burada geldi. Medînedeki kabîleler arasındaki kin ve düşmânlık kalktı, yerini İslâm kardeşliği ve sevgisi aldı. Hicretten sonra İslâmiyet süratle yayıldı.</p>
<p>Medîne üzerine yürüyen müşrik orduları, yapılan savaşlarda hep mağlûb edildi. Daha sonra Mekke de fethedildi. İslâmiyet Arap Yarımadasının her tarafına yayıldı. Bundan sonra da İslâm orduları asırlar boyu, dünyânın dört bir yanına bir îmân seli gibi aktılar. İslâm nûrunu dünyânın her tarafına yaydılar.</p>
<p>Bu vesîleyle târihteki bazı göçlerden de bahsedelim:</p>
<p>Dînî, iktisâdî, siyâsî, ictimâî (sosyal) ve diğer sebeplerle insan topluluklarının bir yerden bir başka yere gitmesi HİCRET (GÖÇ) diye isimlendirilmektedir. Ferdî sebep ve maksatlarla yer değiştirmeye ve bu esnâda nakledilen eşyâların hepsine de göç denmektedir&#8230;</p>
<p>Bir târih nazariyesine göre, M.Ö. 3000-4000 yıllarında Orta Asyada yaşayan kavimlerin şiddetli ve uzun süren kuraklık sebebiyle doğuya, kuzeye, batıya ve güneye gitmelerine; KAVİMLER GÖÇÜ denmektedir. Kitaplarda, bu göçün siyâsî, sosyal ve kültürel neticeleri üzerinde uzun uzun durulmaktadır.</p>
<p>Aynı bölgede M.S. 6. yüzyıldan itibâren başlayan ve asıl ağırlığı batı istikâmetinde olan TÜRK GÖÇLERİ, 17. yüzyıla kadar devâm etmiş; İran, Anadolu ve Balkanlardan geçerek Avrupa ortalarına ulaşmıştır.</p>
<p>Türkler, geçtikleri yerlerde birbirlerinin devâmı olan devletler kurmuşlar, böylece Orta Asya içlerinden Avrupa ortalarına uzanan kültür ve medeniyet mîrâsları ve yerleşik Türk boyları ile bir Türk dünyâsı meydâna getirmişlerdir. Bu göçler sırasında Türklerin bir kolu, Karadenizin kuzeyinden geçerek Avrupa ortalarına gelmiş, burada Avrupa Hun Devletini kurup, bir müddet yaşadıktan sonra diğer yerli kavimlerin arasında Hıristiyanlaşarak, eriyip gitmişlerdir.</p>
<p>Orta Doğu üstünden Mısıra doğru yol alanlar da, kurdukları çeşitli devletlerden sonra Osmanlı Devleti içinde yer almışlardır. Gerek bunların ve gerekse Anadoluya gelen Türk boylarının en büyük tâlihi, İslâmiyeti kabûl etmeleridir. 9. ve 10. yüzyıllardan itibâren boylar ve kitleler hâlinde Müslümân olan Türkler; bugünkü Îrân, Âzerbaycân, Hindistân, Irâk ve Anadoluda kurdukları güçlü devletlerle, hem kendi hayâtiyetlerini korumuşlar, hem de kazandıkları zaferlerle İslâm dünyâsına yeni bir çehre kazandırmışlardır.</p>
<p>Böylece başlayan Türk-İslâm devletleri devri, Osmânlı Devleti bünyesinde bütün İslâm dünyâsının tek ve birleşik devleti hâline gelerek 20. yüzyıl başlarına kadar devâm etmiştir.</p>
<p>Osmânlı Devletinin son zamanlarında, Doksanüç Harbi adıyla meşhûr 1877-78 Osmânlı-Rûs savaşları esnâsında, Tuna boylarında, Balkanlarda ve Kırımda yaşayan Türklerin, eşi görülmemiş Rûs ve Hıristiyân zulmü, vahşeti karşısında Anadoluya yaptıkları toplu göç, 93 Muhâcerâtı olarak bilinir ve teessürle hâtırlanır.</p>
<p>1950li yıllarda, Komünist idârelerin şiddetli tazyik ve zulmüne dayanamayan Müslümân-Türklerin, Balkan ülkelerinden (Romanya, Yugoslavya, Bulgaristan) ve Rusyadan Türkiyeye toplu olarak yaptıkları göçler de, son yılların hâfızalarda yaşayan göç hâdiselerindendir&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mehmettastan.com/resulullah-efendimiz-medine%e2%80%99de-ilk-defa-kime-misafir-oldu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mekke, Hicretten sadece sekiz sene sonra fethedilmiştir</title>
		<link>http://www.mehmettastan.com/mekke-hicretten-sadece-sekiz-sene-sonra-fethedilmistir.html</link>
		<comments>http://www.mehmettastan.com/mekke-hicretten-sadece-sekiz-sene-sonra-fethedilmistir.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Feb 2010 12:50:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[zmtadmin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Ramazan Ayvallı]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarım Bazen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mehmettastan.com/?p=513</guid>
		<description><![CDATA[Ramazan AYVALLI Mekke, Hicretten sadece sekiz sene sonra fethedilmiştir Bilindiği gibi, aralık ayının ortalarında Hicret-i Nebeviyyenin, ocak ayının başında da Mekkenin Fethinin birer sene-i devriyelerini daha idrâk ettik. İslâm târihinde, Peygamber Efendimiz Muhammed aleyhisselâmın ve Eshâb-ı kirâmın Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye göçü ve Hicrî târihin başlangıcı olan Hicret, hem İslâm târihinin, hem de cihân târihinin [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone size-full wp-image-270" title="s119790583808_5224" src="http://www.mehmettastan.com/wp-content/uploads/2010/01/s119790583808_5224.jpg" alt="s119790583808_5224" width="100" height="143" /></p>
<p><strong>Ramazan AYVALLI</strong></p>
<p><strong>Mekke, Hicretten sadece sekiz sene sonra fethedilmiştir</strong></p>
<p>Bilindiği gibi, aralık ayının ortalarında Hicret-i Nebeviyyenin, ocak ayının başında da Mekkenin Fethinin birer sene-i devriyelerini daha idrâk ettik.</p>
<p>İslâm târihinde, Peygamber Efendimiz Muhammed aleyhisselâmın ve Eshâb-ı kirâmın Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye göçü ve Hicrî târihin başlangıcı olan Hicret, hem İslâm târihinin, hem de cihân târihinin en mühim hâdiselerinin başlarında gelir.</p>
<p>Hemen hemen bütün Peygamberler, dînin emirlerini yerine getirmek ve yaymak için hicret etmişlerdir.</p>
<p>PEYGAMBERİMİZ VE SAHÂBENİN HİCRETİ</p>
<p>Kıyâmete kadar nesh edilmeden (değiştirilmeden) bâkî kalacak tek ve en son dîn olan İslâmiyette, hicret hâdisesi ile Devlet olmaya doğru ilk adımlar atılmıştır. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm ve Eshâbı [ilk Müslümânlar], doğdukları topraklar olan Mekke-i mükerremede kendilerine ve dînlerine tanınmayan hayât hakkını, hicret ettikleri Medîne-i münevverede bulmuşlar, burada çoğalıp, güçlenmiş ve kuvvetlenmişler, bilâhare Mekkeyi ve Arabistân Yarımadasındaki birçok beldeleri fethetmişler, böylece ilk İslâm Devletini kurmuşlardır.</p>
<p>Bundan sonradır ki, önünde durulmaz İslâm orduları, asırlar boyu dünyânın dört bir tarafına bir îmân seli gibi akmışlar, İslâmiyetin nûrunu yeryüzüne yaymışlardır. Böylece İslâm medeniyeti, bâtıl dînlerin, zulmün, hakâretin ve ilimde, teknikte geri kalmışlığın pençesinde inleyen insanlığı emniyete, adâlete, râhata, huzûra, dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşturmuştur.</p>
<p>Hicretten evvel Peygamberimiz İslâmiyeti, önce yakın akrabâsına anlatmıştı. Müslümân olanların sayısı çok azdı. Müslümân olanlar da Mekkeli putperest müşriklerden çok işkence ve eziyet görüyorlardı. Peygamberimize İslâmiyeti açıkça anlatmasını emreden Emr olunduğun şeyi apaçık bildir. Müşriklerden yüz çevir (Hicr sûresi, 93) meâlindeki âyet-i kerîme gelince, açıkça İslâmiyete davet başladı. Bunun üzerine müşriklerin düşmânlıkları daha da arttı. Eziyet ve işkencenin sonu gelmiyor, gün geçtikçe daha da şiddetleniyordu. Mekke, Müslümânlar için yaşanmaz bir şehir hâline gelmişti. 615 yılında Peygamberimizin müsâadesiyle, Müslümânlardan 10 erkek ve 5 kadın, bundan bir yıl sonra da Ebû Tâlibin oğlu Cafer-i Tayyâr başkanlığında 82 erkek ve 10 kadın daha Habeşistâna hicret ettiler. Orada râhat ve huzûra kavuştular.</p>
<p>İslâmiyetin günden güne yayılması üzerine şaşkına dönen müşrikler, bu sefer de Müslümânları, Ebû Tâlib Mahallesinde kuşatma altına aldılar. Giriş-çıkışı yasakladılar. Yiyecek, giyecek ve hiçbir ihtiyâç maddesi sokmadılar. Üç sene büyük sıkıntılara mâruz bıraktılar.</p>
<p>Mekkeli müşriklerin her gün artan düşmânlık ve zulümlerine rağmen, Müslümânların sayısı gittikçe artıyordu. Peygamberimiz hak dîni, insanlara duyurmaya ve öğretmeye sabır ve yumuşaklıkla devâm ediyor, karşılaştığı herkese, Allahü teâlâya îmân etmelerini, kendinin Allahın Resûlü olduğunu, putlara tapmaktan vazgeçilmesini anlatıyordu.</p>
<p>MEDÎNEDEN GELİP MÜSLÜMÂN OLANLAR</p>
<p>620 senesi hac mevsiminde, Medîneden gelenlerden 6 kişi Müslümân oldu. Bir sene sonra 12 kişi olarak geldiler ve Akabe denilen yerde Peygamberimize bîat ettiler. 622 yılı hac mevsiminde de, 73ü erkek 2si kadın 75 kişi, Akabe Bîatını yaptılar. Peygamber Efendimizin uğrunda canlarını seve seve fedâ edeceklerine söz verdiler ve Medîneye döndüler. Peygamber Efendimizi de Medîneye davet ettiler. Bundan sonra İslâmiyet, Medînede süratle yayıldı.</p>
<p>İkinci Akabe Bîatını duyan Mekkeli müşriklerin tutumları, çok şiddetli ve pek tehlikeli bir hâl aldı. Müslümânlar için Mekkede kalmak tahammül edilemeyecek derecede idi. Peygamber Efendimize durumlarını arz ederek, hicret için müsâade istediler. Bir gün Sevgili Peygamberimiz, sevinçli bir hâlde Eshâb-ı kirâmın (radıyallahü anhüm) yanına gelip; Sizin hicret edeceğiniz yer bana bildirildi. Orası Yesrib(Medîne)dir. Oraya hicret ediniz ve Orada Müslümân kardeşlerinizle birleşin. Allahü teâlâ, onları size kardeş yaptı. Yesribi (Medîneyi) size emniyet ve huzûr bulacağınız bir yurt kıldı buyurdu. Resûlullah Efendimizin izni ve tavsiyesi üzerine Müslümânlar, Medîneye birbiri ardınca bölük bölük hicret etmeye başladılar&#8230;</p>
<p><strong>Hicretten alınacak bazı dersler&#8230;</strong></p>
<p>Müslümânlar her fırsattan istifâde ederek Medîneye hicrete devâm ettiler. Bu arada Hazret-i Ömer, bir gün kılıcını kuşandı, yanına oklarını ve mızrağını alıp Kâbe-i muazzamayı açıkça tavâf etti. Orada bulunan müşriklere yüksek sesle şunları söyledi: İşte ben de dînimi korumak için, Allah yolunda hicret ediyorum. Karısını dul, çocuklarını yetîm bırakmak, anasını ağlatmak isteyen varsa önüme çıksın!</p>
<p>Böylece Hazret-i Ömer ve yanında yirmi kadar Müslümân, güpegündüz açıktan Medîneye doğru yola çıktılar. Onun korkusundan bu kâfileye hiç kimse dokunamadı. Daha sonra Eshâb-ı kirâmdan diğerleri de hicrete devâm ettiler.</p>
<p>Bu arada Hazret-i Ebû Bekr de hicret için izin istedi. Resûlullah Efendimiz; Sabreyle; ümîdim odur ki, Allahü teâlâ bana da izin verir; berâber hicret ederiz buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr, Anam-babam sana fedâ olsun. Böyle ihtimâl var mıdır? diye sordu. Resûlullah da, Evet vardır buyurunca çok sevindi. Sekiz yüz dirhem vererek hemen iki deve satın aldı; beklemeye başladı.</p>
<p>MÜŞRİKLER TELÂŞA KAPILDILAR!..</p>
<p>Diğer taraftan Medîneliler (Ensâr), hicret eden Mekkelileri (Muhâcirleri) çok iyi karşılayıp, evlerinde misâfir ettiler. Aralarında kuvvetli bir birlik meydâna geldi. Resûlullahın da hicret edip, Müslümânların başına geçeceği ihtimâliyle Mekkeli müşrikler telâşa kapıldılar&#8230;</p>
<p>Mekkeli müşrikler, mühim işleri görüşmek için bir araya geldikleri Dârün-nedvede toplandılar, ne yapacaklarını konuşmaya başladılar. Bu toplantıya, şeytân da düzgün kıyâfetli olarak, Şeyh-i Necdî [yâni Necdli bir ihtiyâr] kılığında katılmıştı. Çeşitli teklîfler öne sürüldü. Hiçbiri beğenilmedi. Kendisine söz verilen [Şeyh-i Necdî kılığındaki] şeytân onlara, Sizin düşündüklerinizin hiçbiri, Ona karşı çâre değildir. Çünkü Onun öyle güler yüzü, tatlı dili vardır ki, her tedbîri bozar. Başka çâre düşününüz diyerek fikrini söyledi.</p>
<p>Kureyşin reîsi ve en azılı İslâm düşmânı olan Ebû Cehil, En doğru fikir şudur ki, her kabîleden birer kuvvetli kimse seçelim. Her biri ellerinde kılıçları ile Muhammedin (sallallahü aleyhi ve sellem) üzerine saldırsın. Kılıcı vurup kanını döksünler. Böylece kimin öldürdüğü belli olmaz. Zarûrî olarak diyete râzı olurlar. Biz de Onun diyetini verir, bu sıkıntıdan kurtuluruz dedi. Şeyh-i Necdî de bu fikri beğendi ve harâretle tasdîk etti&#8230;</p>
<p>Onlar bunun hâzırlığı içindeyken, Allahü teâlâ, Peygamber Efendimize hicret emrini verdi. Cebrâîl (aleyhisselâm) gelerek müşriklerin karârını ve o gece yatağında yatmamasını bildirdi. Peygamber Efendimiz, Hazret-i Alîye kendi yatağında yatmasını ve Mekkelilerin kendisine bıraktıkları emânetleri sâhiplerine vermesini söyledi. Geceleyin, Yâsîn sûresinin ilk dokuz âyetini okuyarak, kendisini öldürmek için evini sarmış kâfirlerin üzerine bir avuç toprak saçtı ve evinden çıktı. Müşriklerden hiç kimse onu göremedi.</p>
<p>Safer ayının yirmiyedinci (Perşembe) günü, Peygamber Efendimiz ve Hazret-i Ebû Bekr, yanlarına bir miktar yiyecek alarak, bir kılavuz ile birlikte yola çıktılar. Bir sâatlik mesâfedeki Sevr Dağında bulunan mağaranın önüne geldiler.</p>
<p>HAZRET-İ EBÛ BEKRİN MAĞARAYA GİRMESİ</p>
<p>Hazret-i Ebû Bekr, Resûlullahtan izin alarak Mağaraya önce kendisi girdi, içeriyi dikkatlice gözden geçirdi. Gördüğü çok sayıdaki yılan ve akrep deliğini, gömleğini parçalayarak kapattı. Açık kalan bir deliği de ayağıyla kapayıp, Peygamber Efendimizi içeri davet etti. Resûlullahın içeri girmesini müteâkip Allahü teâlânın emriyle bir örümcek kapıya ağını ördü ve bir çift güvercin de kapı önüne yuva yaparak yumurtladı.</p>
<p>Eve girip de Peygamber Efendimizi yatağında bulamayan müşrikler, her tarafı aramaya başladılar. İz tâkib ederek mağaranın önüne geldiklerinde, bir örümceğin mağaranın ağzını örmüş ve bir güvercinin de yuva yapmış olduğunu gördüler. İçeriye bakmadan geri döndüler.</p>
<p>Allahü teâlâ, bu mucize ile Peygamberini ve Onun arkadaşı Hazret-i Ebû Bekri müşriklerin kötülüklerinden korudu. Ayaklarının ucuna baksalardı, her ikisini de göreceklerdi. Bu durum karşısında, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) için endişelenen Hazret-i Ebû Bekri Peygamberimiz teselli ediyor ve ona; &#8230; Üzülme, Allahü teâlâ bizimle berâberdir&#8230; (Tevbe, 40) diyordu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mehmettastan.com/mekke-hicretten-sadece-sekiz-sene-sonra-fethedilmistir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı devletinin kuruluşu</title>
		<link>http://www.mehmettastan.com/osmanli-devletinin-kurulusu.html</link>
		<comments>http://www.mehmettastan.com/osmanli-devletinin-kurulusu.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 Jan 2010 15:08:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[zmtadmin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Ramazan Ayvallı]]></category>
		<category><![CDATA[Yazarım Bazen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mehmettastan.com/?p=471</guid>
		<description><![CDATA[Ramazan AYVALLI Osmanlı devletinin kuruluşu Dört yüz çadırla, Türkiye (Anadolu) Selçuklu Devletinin Bizans hudûduna yerleşen Kayı Aşîreti, 27 Ocak 1299da Osmân Gâzînin adına izâfeten Osmânlı hânedanı ve devletini kurmuştur&#8230; Dünyânın en uzun ömürlü hânedanının ve en büyük devletlerinden Osmânlı Devletinin kurucusu olan Osmân Gâzî, 1258 tarihinde Söğütte doğdu. Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyundan Ertuğrul Gâzînin [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone size-full wp-image-270" title="s119790583808_5224" src="http://www.mehmettastan.com/wp-content/uploads/2010/01/s119790583808_5224.jpg" alt="s119790583808_5224" width="100" height="121" /></p>
<p>Ramazan AYVALLI</p>
<p><strong>Osmanlı devletinin kuruluşu</strong></p>
<p>Dört yüz çadırla, Türkiye (Anadolu) Selçuklu Devletinin Bizans hudûduna yerleşen Kayı Aşîreti, 27 Ocak 1299da Osmân Gâzînin adına izâfeten Osmânlı hânedanı ve devletini kurmuştur&#8230;</p>
<p>Dünyânın en uzun ömürlü hânedanının ve en büyük devletlerinden Osmânlı Devletinin kurucusu olan Osmân Gâzî, 1258 tarihinde Söğütte doğdu. Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyundan Ertuğrul Gâzînin oğludur.</p>
<p>Osmânlı sultânlarının ilki olan Osmân Gâzî, İslâm terbiyesiyle yetiştirildi, kendisine İslâmî ilimler öğretildi. Devrin örf ve âdetince mükemmel bir askerî talîm ve terbiyeyle yetiştirildi. Ertuğrul Gâzînin silâh arkadaşları ve kumandânlarından kılıç kullanmayı, kargı savurmayı, ata binmeyi öğrendi. Onların gazâlarını dinledi; yaptıklarından ibret alarak, gençliğinden itibâren gazâlara katılıp, zaferler kazandı; kumandânlık vasıflarını geliştirip kuvvetlendirdi.</p>
<p>Osmân Gâzî; Anadolunun İslâmlaştırılıp, Türkleşmesi faâliyetine katılan gönül sultânlarından, ahîlerden Şeyh Edebâlînin sohbetlerine katılıp, mâneviyâtını yükseltti.</p>
<p> </p>
<p>OSMÂN GÂZÎNİN BİR RÜYÂSI</p>
<p>1277 yılında, on dokuz yaşındayken bir gece rüyâsında; Şeyh Edebâlînin böğründen bir ay çıkıp, kendi göğsüne girdiğini, sonra göbeğinden, bütün âfâkı [gökyüzünü] kaplayan bir ağacın çıktığını, yüksek dağ ve pınarlara gölge saldığını ve insanların ondan çok faydalandıklarını gördü. Rüyâsını Şeyh Edebâlî hazretlerine anlattı.</p>
<p>Hocası; Müjde ey Osmân! Hak teâlâ, sana ve senin evlâdına saltanat verdi. Bütün dünyâ, evlâdının himâyesinde olacak, kızım Mâl Hâtûn da sana eş olacak diyerek rüyâsını tâbir etti.</p>
<p>On dokuz yaşındayken Şeyh Edebâlînin kızı Mâl Hâtûn ile evlendi. Babası Ertuğrul Gâzî tarafından Kayı boyu beyliğine aday gösterildi. Ertuğrul Gâzî, 1281 yılında vefât edince, Osmân Gâzî onun yerine Kayı beyi oldu. Anadolu Selçûklu Devletinin Bizans hudûdundaki Kayılar, Söğüt kışlağı ile Domaniç yaylağı arâzîsine hâkimdiler.</p>
<p>Osmân Gâzî, Kayı beyi olunca, hudûd komşusu Bizans Tekfûrları ile iyi geçinmeye çalıştı. Bunlar arasında en çok Bilecik Tekfûru ile anlaşıyordu. Boyda, eskiden beri yaylağa çıkarken, ağır eşyâları Bilecik Tekfûruna emânet etmek, buna karşılık Tekfûra bâzı hediyeler sunmak geleneği vardı. Emânetin teslîmi ve alınması, silâhsız kimseler ve kadınlar tarafından yapılırdı.</p>
<p>Aşîretlerin yaylaya çıkış ve dönüşlerinde, İnegöl Tekfûru yollarını keserek, onlara zarar veriyor, bu yüzden sık sık çarpışmalar oluyordu. Osmân Beyin kuvvet ve nüfûzunun devâmlı arttığını gören İnegöl Tekfûru Nikola, komşularından tedbîr alınmasını istedi. İnegöl Tekfûrunun Bizanslılara ittifâk teklîfi, Bilecik Tekfûru tarafından Osmân Gâzîye haber verildi. Tekfûr Nikolanın, Pazarköy(Ermenibeli)de kuvvet topladığı tespit edilince, Osmân Gâzî, Kayı ileri gelenleri, kumandânlar ve arkadaşlarından Akçakoca, Abdurrahmân Gâzî, Aykut Alp, Konur Alp ve Turgut Alp ile görüşme yaparak, İnegölün fethine karâr verdi.</p>
<p>1284te Pazarköyde meydâna gelen muhârebede, Osmân Gâzînin yeğeni Bay Hoca şehîd düştü. Muhârebe ardından Kulaca Kalesi fethedildi. İnegöl Tekfûru mağlûb olunca Karacahisâr Tekfûru ile birleştiler. 1288 yılında Domaniç yakınında Erice(Ekizce)de yapılan muhârebede, Tekfûrlar tekrar mağlup edildiler.</p>
<p> </p>
<p>BEYLİKLE?MÜKÂFÂTLANDIRILMASI</p>
<p>Bu muhârebede [Ekizcede] Osmân Gâzînin muvaffakiyeti, Anadolu Selçûklu Sultânı Gıyâseddîn Mesûd Şâh tarafından mükâfâtlandırıldı. Gönderilen bir fermânla Söğüt, Osmân Gâzîye yurt olarak verildi.</p>
<p>Gazâ akınlarını hızlandıran Osmân Gâzî, bir baskınla İnegöl Tekfûrunu ve pek çok askerini öldürdü. İnegölden pek çok ganîmet aldı. İnegöl Tekfûrunun öldürülmesi ve Osmân Gâzînin devâmlı genişlemesi, Bursa ve İznik Tekfûrlarını telâşlandırdı.</p>
<p>Osmân Gâzînin Bizans Tekfûrlarına karşı tâkip ettiği siyâset; Anadolu Selçûklu Sultânlığınca takdîr edilip, tekrâr mükâfâtlandırıldı. 1289da bir fermânla Söğüte ilâveten Eskişehir ve İnönü tarafları verilip, mîrî vergiden muâf tutuldukları gibi, Beylik alâmetlerinden alem, tuğ, kılıç ile gümüş takımlı at da gönderildi.</p>
<p>Osmân Gâzînin gazâ akınları daha da hızlandı. İznike akın tertiplendiyse de kale alınamadı, ama pek çok ganîmetle dönüldü. Karacahisâr ile Yarhisâr Tekfûrları, Osmân Gâzî aleyhine ittifâk kurdular.</p>
<p>1291de Karacahisâr fethedilince, alınan ganîmetlerin beşte biri, Anadolu Selçûklu Devleti başşehri Konyaya gönderilip, kalanlar muhârebeye katılan Gâzîlere dağıtıldı&#8230;</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>1292de Sakarya Irmağının kuzeyine akın yapıldı. Bu akınlarda Sorgan köyü, Göynük, Taraklı Yenicesi ve Mudurnu taraflarının askerî mevkileri tahrip edilip, pek çok ganîmet alındı. Osmân Gâzî, gazâlarda alınan ganîmetleri hâlen kuruluş safhasında olan devletin ihtiyaçlarını tamâmlamakta kullanıyor, kalanlarını muhârebelere katılan gâzîlere dağıtıyordu. Osmân Gâzînin teşkîlâtlanmaya verdiği ağırlık, 1298 yılına kadar devâm etti.</p>
<p>Osmân Gâzînin ileriye dönük faaliyetleri, hudûttaki Bizans Tekfûrlarını daha da telâşlandırdı. Bilecik Tekfûru da Osmân Gâzî aleyhine ittifâk içine girdi. Bizans-Rûm Tekfûrları, Osmân Gâzîyi muhârebe meydanında öldürüp yenemeyeceklerini anlayınca, entrikaya başvurdular. Yarhisâr Tekfûrunun kızıyla evlenecek olan Bilecik Tekfûrunun düğününe dâvet edip, öldürmeyi plânladılar. Osmân Gâzîye sûikast tertîbi, dostu Harmankaya Tekfûru Köse Mihal tarafından haber verildi.</p>
<p>Gerekli tedbîrleri alan Osmân Gâzî, Bizans Tekfûrları ile berâber dâvet edildiği düğüne, hediye olarak kuzu sürüsü gönderdi. Düğün sonrası yaylaya çıkacağını bildirerek, eskiden olduğu gibi değerli eşyâlarının kadınlar vâsıtasıyla kaleye alınmasını istedi. Bilecik Tekfûru, Bizans Tekfûrlarıyla ittifâk hâlinde olduğundan Osmân Gâzînin teklîfini kabûl edip, düğün yeri olan Çakırpınarına gitti. Osmân Gâzî, aşîretin eşyâsı yerine atlara silâh yükletip, harp hîlesiyle, kırk kadar gâzîyi kadın kılığında Bilecike gönderdi. Aşîret kâfilesi Bilecike gidip, şehri ele geçirdi.</p>
<p>Osmân Gâzîye karşı tertiplenen Bizans entrikası lehe çevrilip, gelin dâhil, düğüne katılanların bir kısmı esîr alındı. Geline Nilüfer adı verilip, Osmân Gâzînin oğlu Orhan Gâzîye nikâhlandı. Fethe devâm edilip, ertesi gün Yarhisâr Kalesi kuşatıldı ve ele geçirildi. Osmân Gâzînin kumandânlarından Turgut Alp ve Gâzîler de İnegölü fethettiler&#8230;</p>
<p>Osmân Gâzî, Batı Anadoluda Bizans hudûdunda fetihlerde bulunurken, Moğol İlhanlılar da Anadoluyu istîlâ ettiler. İlhanlı Hükümdarı Gazan Hân, Anadolu Selçûklu Sultânı Alâeddin Şâhı İrâna götürdü. Bütün Türkiye Selçûklu Devletinin toprakları, İlhanlıların eline geçti.</p>
<p>İlhanlı zulmünden hicret eden birçok Anadolu Selçûklu emîri ve maiyyeti, Osmân Gâzînin gazâlarına katılmak için hizmete geldi. Böylece Osmân Gâzî, daha da güçlendi. 1299da istiklâlini ilân edip, tâbilikten kurtuldu. Bu arada Yarhisâr ve Yenişehir kaleleri de fethedildi.</p>
<p>Osmân Gâzî, yeni fethedilen Yenişehiri merkez hâline getirdi. Burada idârî, iktisâdî ve sosyal müesseseler inşâ ettirip evler, dükkânlar, çarşı ve hamâmlar yaptırdı. Devleti beş idârî bölgeye ayırdı. Her bölgenin idâresine güvendiği, kâbiliyetli ve âdil kumandânlar tâyin etti. Oğlu Orhan Beye Sultânönü, Gündüz Alpe Eskişehir, Aykut Alpe İnönü, Hasan Alpe Yarhisâr, Turgut Alpe İnegöl bölgelerinin idâresini verdi.</p>
<p>Netîcede, dört yüz çadırla Türkiye Selçûklu-Bizans hudûduna yerleştirilen Kayı Aşîreti, 27 Ocak 1299da Osmân Gâzînin adına izâfeten Osmânlı hânedanı ve devletini kurmuş oldu.</p>
<p>Osmân Gâzî İslâm dininin esâslarını, Türk örfünü teşkîlât ve müesseselerini safha safha yerleştirip, mükemmelleştiriyordu. Teşkîlât ve müessesini kurarken, İslâm dîninin farzlarından cihâd emrini de yapıyordu. Devâmlı genişleyip, teşkîlâtlanan Osmânlı tehlikesini hudûttaki Tekfûrlarla halledemeyeceğini anlayan Bizans Kayseri İkinci Andronikos Poleologos, hâssa kumandanlarından Musalonu, Osmân Gâzî üzerine sefere gönderdi. Musalon kumandasındaki Bizans kuvvetleriyle Osmân Gâzî, 1302de İznikin kuzeydoğusundaki Koyunhisar Kalesi mevkiinde karşılaştılar. 27 Temmuz 1301 târihinde yapılan Koyunhisar Muhârebesinde Osmân Gâzî muzaffer oldu. Daha pek çok fetih yapıldı.</p>
<p>Osmânlıların Bizans hudûdunda tesîs ettiği âdil idâre; Tekfûrların zulmünden, vergilerin ağırlığından bıkan Hıristiyân ahâlîden başka, kumandânların da takdîrini kazanmıştı. 1313te Harmankaya Tekfûru Mihal de Osmân Gâzînin maiyetine girip, Müslümân oldu. Köse Mihal Gâzî adını alarak, pek çok muhârebeye katıldı. Osmânlı Devletine çok hizmeti geçti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mehmettastan.com/osmanli-devletinin-kurulusu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Akşemseddîn hazretleri hakkında birkaç kelime</title>
		<link>http://www.mehmettastan.com/aksemseddin-hazretleri-hakkinda-birkac-kelime.html</link>
		<comments>http://www.mehmettastan.com/aksemseddin-hazretleri-hakkinda-birkac-kelime.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 17 Jan 2010 02:08:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[zmtadmin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Ramazan Ayvallı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mehmettastan.com/?p=451</guid>
		<description><![CDATA[  Ramazan Ayvallı  Akşemseddîn hazretleri hakkında birkaç kelime&#8230; Akşemseddîn hazretleri, Osmânlılar zamânında yetişen evliyânın büyüklerinden olup, İstanbulun manevî fâtihidir. Büyük velî Şihâbüddîn-i Sühreverdînin neslindendir. Soyu Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddîka ulaşır. 1390 (H.792) senesinde Şâmda doğdu ve 1460 (H. 864) yılında Bolunun Göynük ilçesinde vefât etti&#8230; Asıl ismi, Muhammed bin Hamzadır. Hâcı Bayrâm-ı Velînin, ona; Beyaz [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p> <img class="alignnone size-full wp-image-369" title="s119790583808_5224" src="http://www.mehmettastan.com/wp-content/uploads/2010/01/s119790583808_52242.jpg" alt="s119790583808_5224" width="100" height="108" /></p>
<p><strong>Ramazan Ayvallı</strong></p>
<p><strong> Akşemseddîn hazretleri hakkında birkaç kelime&#8230;</strong></p>
<p>Akşemseddîn hazretleri, Osmânlılar zamânında yetişen evliyânın büyüklerinden olup, İstanbulun manevî fâtihidir. Büyük velî Şihâbüddîn-i Sühreverdînin neslindendir. Soyu Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddîka ulaşır. 1390 (H.792) senesinde Şâmda doğdu ve 1460 (H. 864) yılında Bolunun Göynük ilçesinde vefât etti&#8230;</p>
<p>Asıl ismi, Muhammed bin Hamzadır. Hâcı Bayrâm-ı Velînin, ona; Beyaz (ak) bir insan olan Zeydden, insan cinsinin karanlıklarını söküp atmakta güçlük çekmedin demesi sebebiyle, Akşemseddîn lakabı verilmiştir.</p>
<p>Riyâzet sebebiyle benzinin solması, saçının, sakalının ağarması ve ak elbiseler giymesi sebebiyle Akşemseddîn denildiği de rivâyet edilmiştir.</p>
<p> </p>
<p>BABASI KURTBOĞAN VELÎDİR</p>
<p>Rivâyet edilir ki: Babası vefât edip, defnolunduğu günün gecesi bir kurt gelip kabrini açtı. Bu kurt, o beldeye musallat olmuştu. Yeni mezârları bulur ve ölüyü mezârdan çıkararak parçalardı. Bu kurt, Şeyh Hamzayı da parçalamak ve yemek istedi. Şeyh Hamza, mübârek elini uzattı ve o kurdu boğazından tutup öldürdü.</p>
<p>Ertesi sabâh ziyârete gelen halk, kurdu ölü vaziyette, Şeyh Hamzanın elini de mezârdan dışarıda buldular. Orada, hâl sâhibi bir zât vardı: O zât: Kurda değdiği için, Şeyh Hamzanın mübârek elinin yıkanması lâzımdır dedi. Elini yıkadılar. El, hemen içeri çekildi. O günden beri Akşemseddînin babası, Amasyada Kurtboğan Velî lakabı ile meşhûr oldu&#8230;</p>
<p>Küçük yaşta ilim tahsîline başlayan Akşemseddîn, önce Kurân-ı Kerîmi ezberledi. Yedi yaşında iken babası ile Anadoluya gelip, o târihte Amasyaya bağlı olan Kavak nâhiyesine yerleşti. Âlim ve velî bir zât olan babası vefât edince, tahsîline devâm etti. Genç yaşta aklî ve naklî ilimlerde akrânından daha üstün derecelere ulaştı.</p>
<p>İlim tahsîlini tamâmladıktan sonra, Osmâncıkta müderris oldu. İlim öğretmekle ve nefsinin terbiyesiyle meşgûl iken, tasavvufa yönelip, Ankarada bulunan zamanın büyük velîsi Hâcı Bayrâm-ı Velîye talebe olmak istedi. Hâcı Bayrâm-ı Velî tarafından kabûl edilip, onun sohbetinde tasavvuf yolunun bütün inceliklerini öğrendi ve ondan icâzet (diploma) aldı&#8230;</p>
<p>Aynı zamanda tıp ilminde de kendini yetiştiren Akşemseddîn [rahimehullah], bulaşıcı hastalıklar üzerinde çalıştı. Araştırmaları sonunda, Mâddetül-Hayât adlı eserinde: Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşmak sûretiyle geçer. Bu bulaşma, gözle görülemeyecek kadar küçük, fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur diyerek, bundan beşyüz sene önce mikrobun tarîfini yaptı. [Pasteurun teknik âletlerle Akşemseddînden dört asır sonra varabildiği netîceyi, dünyâda ilk defa o haber verdi. Buna rağmen mikrop teorisi, yanlış olarak Pasteure mal edilmiştir.]</p>
<p>Aynı zamanda ilk kanser araştırmacılarından olan Akşemseddîn [rahmetullahi aleyh], o devirde seratân denilen bu hastalıkla çok uğraştı. Sadrazam Çandarlı Halîl Paşanın oğlu Kazasker Süleymân Çelebîyi tedâvî etti.</p>
<p>Ayrıca hangi hastalıkların hangi bitkilerden hâzırlanan ilâçlarla tedâvî edileceğine dâir bilgiler ve formüller ortaya koydu.</p>
<p> </p>
<p>İSTANBULUN FETHİNİ BİLDİRMESİ</p>
<p>Fâtih Sultân Mehmed Hân, muhteşem ordusuyla İstanbulun fethine çıktığında, Akşemseddîn, Akbıyık Sultân, Mollâ Fenârî, Mollâ Gürânî, Şeyh Sinân gibi meşhûr velîler ve âlimler de talebeleriyle birlikte orduya katıldılar.</p>
<p>Akşemseddîn hazretleri, savaş esnasında Sultâna gerekli tavsiyelerde bulunarak, yeni müjdeler veriyordu. Kuşatma uzayınca Sultânın ısrârı üzerine, Allahü teâlânın izniyle fethin ne gün olacağını bildiren Akşemseddîn, Sultân şehre girerken yanında yer aldı.</p>
<p>Fetih ordusu İstanbula girdikten sonra, genç Pâdişâha, İslâmiyetin harple ilgili hukûkunun gözetilmesini hâtırlattı ve buna göre hareket edilmesini bildirdi. Sultânın, Eshâb-ı Kirâmdan Ebû Eyyûb el-Ensârînin kabrinin bulunduğu yeri sorması üzerine:</p>
<p>Şu karşı yakadaki tepenin eteğinde bir nûr görüyorum. Orada olmalıdır cevâbını verdi.</p>
<p>Daha sonra orası kazıldı ve Eyyûb Sultânın (radıyallahü teâlâ anh) kabri ortaya çıktı. Fâtih Sultân Mehmed Hân, Ebû Eyyûb el-Ensârînin kabr-i şerîfinin üzerine bir türbe, yanına bir câmi ve ayrıca ilim öğrenmek için gelen talebelerin kalabileceği odalar inşâ ettirdi. Sultân, Akşemseddînden İstanbulda kalmasını istediyse de, Akşemseddîn hazretleri, Pâdişâhın bu teklîfini kabûl etmedi.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>Osmanlı Sultanı İkinci Murâd Hân, Hâcı Bayram-ı Velîyi son derece severdi. Devlet işlerinden fırsat buldukça, sık sık ziyâretine giderdi. Yine bir defasında, dört yaşındaki oğlu Şehzâde Mehmed ile beraber Hâcı Bayram-ı Velîye gelip, elini öptüler.</p>
<p>Sultan Murâd Hân, sohbet sırasında Hâcı Bayram-ı Velîye: Efendim, İstanbulu alıp, kâfir diyârını İslâmın nûru ile nûrlandırarak, çan sesleri yerine ezân seslerinin yükselmesini arzû ederim. Bu husûsta duâlarınızı beklerim dedi.</p>
<p>Hâcı Bayram-ı Velî: Allahü teâlâ, ömrünüzü ve devletinizi ziyâde etsin. Yalnız, İstanbulun alındığını ne sen, ne de ben görebileceğiz dedi. Sonra, bir köşede oynayan Şehzâde Mehmed (Fâtih) ile hizmet için kapı eşiğinde bekleyen Akşemseddîni göstererek buyurdu ki: Ama şu çocukla bizim köse görürler.</p>
<p>***</p>
<p>Akşemseddîn hazretleri yüksek bir ahlâk sâhibi idi. Tasavvufda yetişmiş büyük bir velî ve rehber olduğu gibi, diğer ilimlerde de büyük bir âlim idi. Bu husûs, yazmış olduğu eserlerin tetkîkinden açıkça anlaşılmaktadır.</p>
<p>Ayrıca zamanındaki medrese tahsîlini tamâmlamış olup, şu eserleri de okuyup tetkîk etmiştir. Arapçanın büyük lügatlarından Ebû Nasr bin Hammâd el-Cevherînin Sıhâhını, Hanefî mezhebi fıkıh bilgilerini anlatan El-İhtiyâr li-talîlil-Muhtâr, Kunyetül-Fetâvâ, Tavzîhul-Fıkıh, Mecmûatül-Bahreyn, Şerh-i Hidâye ve Fahrul-İslâm Pezdevînin eserlerini okumuştur. Fetvâ kitaplarından: Hülâsatül-Fetâvâ, Fetâvâ-i Kâdîhân ve Hızânetül-Fetâvâyı okumuş, tetkîk etmiştir&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>Bulunduğu yerde onun tasavvufa merâkını bilenler, ona, zamanın büyük velîsi, Hâcı Bayrâm-ı Velî hazretlerine gitmesini tavsiye ettiler. Bir gün Akşemseddîn, Ankaraya giderek, Hâcı Bayrâm-ı Velî ile görüştü. Bu gidişinde henüz talebesi olmadı.</p>
<p>Akşemseddîn (rahimehullah), 840 (m.1436) senesinde meşhûr Velî Şeyh Zeynüddîn hazretlerine talebe olmak için Halebe gitti. Halebe vardığında bir rüyâ gördü. Rüyâsında, boynuna bir zincir takılmış ve kendisi zorla Ankarada Hâcı Bayrâmın eşiğine bırakılmıştı. Zincirin ucu ise, Hâcı Bayrâm-ı Velînin elinde idi.</p>
<p>Bu rüyâ üzerine, Akşemseddîn yaptığı hatâyı anladı ve hemen Ankaraya geri dönmek için yola çıktı. Ankaraya gelip, Hâcı Bayram-ı Velînin dergâhına gidince, onun, talebeleriyle beraber tarlada olduğunu öğrendi. Hemen tarlaya gitti. Hâcı Bayrâm-ı Velî, onu görmesine rağmen, hiç iltifât etmedi. Akşemseddîn, diğer talebeler gibi tarladaki yabânî otları temizledi. Yemek vakti gelince, yine Akşemseddîne kimse iltifât etmedi. Hâcı Bayrâm-ı Velî, hâzırlanan yemeği, orada bulunan talebelerine taksîm etti. Artakalan yemeği köpeklere verdi. Akşemseddîn, nefsine; Sen buna lâyıksın diyerek, köpeklerin önüne konan yemekten yemek istedi. Hâcı Bayrâm-ı Velî, onun bu tevâzuuna dayanamayarak: Köse, kalbimize girdin, gel yanıma dedi ve ona iltifâtlar etti, kendi sofrasına oturttu.</p>
<p>Sonra ona; Zincirle zorla gelen misâfiri böyle ağırlarlar diyerek onun rüyâsından haberdâr olduğunu belirtti. Akşemseddîn buna çok sevinerek, kendini onun irfân meclisine verdi ve tasavvuf yolunun bütün inceliklerini öğrendi. Kısa bir süre sonra Hâcı Bayrâm-ı Velî, ona icâzet (diploma) verdi.</p>
<p>Bu konuda şöyle bir şey anlatılır: Bir gün Hâcı Bayrâm-ı Velîye; Bazı talebelere kırk yıldır hilâfet vermediniz. Akşemseddîne ise kısa bir zaman zarfında hilâfet verdiniz. Bunun hikmeti nedir? diye sordular.</p>
<p>Hâcı Bayrâm-ı Velî de: Bu, bir zeyrek kösedir. Her ne görüp duydu ise, hemen inandı. Sonra, hikmetini yine kendisi anladı. Fakat yanımda kırk yıldan beri hizmet eden bu talebeler, hemen gördüklerinin ve duyduklarının aslını ve hikmetini sorarlar. Ona hilâfet verilişinin sebebi budur dedi.</p>
<p>***</p>
<p>Akşemseddîn hazretleri, çok talebe yetiştirmiştir. Bunlar arasında zâhirî ve bâtınî ilimleri çok iyi bilen yedi oğlu da vardı. Bu oğulları şunlardır: Muhammed Sadullah, Muhammed Fazlullah, Muhammed Nûrullah, Muhammed Emrullah, Muhammed Nasrullah, Muhammed Nûrul-Hudâ ve Muhammed Hamîdullah.</p>
<p>Akşemseddînin (rahimehullah) halifeleri ise şunlardır: Muhammed Fazlullah, Harîzatüş-Şâmî Mısırlıoğlu, Abdürrahîm Karahisârî, Muslihuddin İskilibî ve İbrâhîm Tennûrî&#8230;</p>
<p>[Hepsine Allahü teâlâdan rahmetler diliyor; ayrıca âhirette onları bize şefâatçi yapmasını tazarru ve niyâz ediyoruz.]</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mehmettastan.com/aksemseddin-hazretleri-hakkinda-birkac-kelime.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mekkei Mükerremenin Fethi</title>
		<link>http://www.mehmettastan.com/mekkei-mukerremenin-fethi.html</link>
		<comments>http://www.mehmettastan.com/mekkei-mukerremenin-fethi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 10 Jan 2010 09:27:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[zmtadmin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Ramazan Ayvallı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mehmettastan.com/?p=420</guid>
		<description><![CDATA[Ramazan Ayvallı Mekke-i Mükerremenin Fethi  Şüphe yok ki, 1 Ocak 630 târihinde Mekke-i Mükerremenin Fethi, İslâm Târihinin en önemli kilometre taşlarından biridir. Geçen hafta, yılbaşıyla ilgili yazılar yazdığımız için, bu konu bu haftaya kaldı. Bilindiği üzere, Muhammed aleyhisselâma Peygamberlik verilip insanları şirkten, putlara tapmaktan vazgeçmeye ve Allahü teâlâya îmân etmeye davete başladığı günden itibâren müşrikler [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p>Ramazan Ayvallı</p>
<p><img class="alignnone size-full wp-image-369" title="s119790583808_5224" src="http://www.mehmettastan.com/wp-content/uploads/2010/01/s119790583808_52242.jpg" alt="s119790583808_5224" width="100" height="123" />Mekke-i Mükerremenin Fethi</p>
<p> Şüphe yok ki, 1 Ocak 630 târihinde Mekke-i Mükerremenin Fethi, İslâm Târihinin en önemli kilometre taşlarından biridir. Geçen hafta, yılbaşıyla ilgili yazılar yazdığımız için, bu konu bu haftaya kaldı.</p>
<p>Bilindiği üzere, Muhammed aleyhisselâma Peygamberlik verilip insanları şirkten, putlara tapmaktan vazgeçmeye ve Allahü teâlâya îmân etmeye davete başladığı günden itibâren müşrikler Ona karşı çıktılar. Mekkeli müşrikler; sevgili Peygamberimize de, diğer Müslümânlara da çok şiddetli düşmânlık gösterdiler. Bunun üzerine Allahü teâlâ tarafından, Müslümânların hicret etmelerine izin verildi. Sayıca az olan ilk Müslümânlar, müşriklerin hücûmları karşısında, îmânlarını korumak ve yaymak maksadıyla, mallarını-mülklerini bırakarak, Mekke-i mükerremeden Medîne-i münevvereye hicret etmişlerdir.</p>
<p>Ama sekiz yıl sonra güçlü ve kalabalık bir ordu hâlinde geri dönüp orayı fethetmişlerdir. Hicretin altıncı yılında Peygamber Efendimizle Hudeybiye Antlaşmasını imzâlayan Mekkeli müşrikler, iki yıl sonra bu antlaşmayı bozdular. Sulhun devâmı için Müslümânlarca yapılan yeni teklîflere de uymadılar.</p>
<p>Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ve hâzırladığı İslâm ordusu, hicretin 8. yılında, 1 Ocak 630 târihinde, Medîne-i münevvereden 10.000 kişilik bir ordu ile gelerek, harp etmeden ve kan dökmeden Mekke-i mükerremeyi teslîm aldı. Düşmânlarına da; Sizin hiçbirinizi, sorguya çekecek değilim. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz! buyurdu.</p>
<p>Peygamberimizin, Mekkeli müşriklerle biri sulh, diğeri de harp devri olmak üzere iki şekilde münâsebeti oldu. Sulh devrinde müşriklerin alay, hakâret, işkence, bütün münâsebetleri kesme ve şiddete başvurma gibi çeşitli safhalarda sürdürdükleri düşmânlık, hicretin ikinci yılında harp şekline dönüştü.</p>
<p>Müslümânların Mekkeden Medîneye hicret etmesinden sonra da düşmânlıklarını devâm ettiren müşrikler, ordu hazırlayıp Medînede bulunan Müslümânlar üzerine yürüdüler. Bedir, Uhud, Hendek&#8230; gibi kanlı savaşlar yapıldı. Bu savaşlarda Müslümânlar karşısında tutunamayıp perişân oldular. Nihâyet hicretin altıncı yılında Peygamberimizle sulh yapmayı kabûl ettiler ve Hudeybiye Antlaşmasını imzâladılar.</p>
<p>On yıl süre için imzâlanan bu antlaşmanın bir maddesine göre, Kureyş kabîlesi dışında kalan diğer Arap kabîleleri, Müslümânlardan veya müşriklerden istedikleri tarafın himâyesine girebileceklerdi. Bu antlaşma gereğince, Huzâa kabîlesi Peygamberimizin, Benî Bekr kabilesi de müşriklerin himâyesine girmişti. Bu iki kabîle arasında eskiden beri süregelen bir düşmânlık vardı. Bahâneler arayarak hâdise çıkarmak isteniyordu.</p>
<p>Bir gün Mekkeli müşriklerin himâyesindeki Benî Bekr kabilesinden biri, şiir okuyarak Peygamber Efendimizi hicvetmeye yeltendi. Huzâa kabilesinden bir genç, buna râzı olmayıp, hicvedici şiir okuyan adama bundan vazgeçmesini söyledi; fakat o vazgeçmedi. Bunun üzerine başına vurup yardı ve susturdu. Benî Bekr kabilesi, bu hâdiseyi bahâne ederek Huzâa kabîlesi üzerine ânîden saldırdı. Kureyş müşrikleri de bu saldırıda Benî Bekr kabîlesine yardımda bulundukları gibi, ayrıca kıyâfet değiştirerek onlarla birlikte Huzâa kabîlesi üzerine saldırdılar ve yirmiüç kişiyi öldürdüler&#8230; Bu saldırıda, bilfiil çarpışmaya da katılan Kureyş müşrikleri, Hudeybiye Antlaşmasını bozdular.</p>
<p>Huzâa kabîlesi, durumu Peygamber Efendimize arz etmek üzere, kabîleden 40 kişilik bir heyeti Medîneye gönderdiler. Peygamberimiz, Huzâa kabilesinden gelen heyeti, kendilerine mutlakâ yardım edeceklerini vad ederek, yurtlarına geri gönderdi.</p>
<p>Sevgili Peygamberimiz, bunun üzerine Mekkeli müşriklere haber göndererek; Ya Huzâa kabîlesinden öldürülenlerin diyetini (kan bedelini) ödeyiniz veya Benî Bekr kabîlesini himâyeden vazgeçiniz. Bunlardan birini kabûl etmezseniz, Hudeybiye Antlaşmasını bozduğunuzu ve bunun netîcesi olarak sizinle harb edeceğimizi biliniz teklîfinde bulundu.</p>
<p>Mekkeli müşrikler bu teklîfleri kabûl etmediklerini ve harbe hazırlanacaklarını bildirdiler. Böylece Hudeybiye Antlaşması resmen bozulmuş oldu. Antlaşmayı bozan Kureyş müşrikleri, kısa bir müddet sonra da antlaşmayı yenilemek istediler. Bu maksatla, o zaman henüz Müslümân olmamış olan Ebû Süfyânı Medîneye gönderdiler.</p>
<p> Ebû Süfyân, Medînede kendi kızı ve Peygamberimizin zevcesi olan Ümmü Habîbeye ve Eshâb-ı kirâmın ileri gelenlerine, sonra da Peygamberimize gidip, sulhu yenilemek istediklerini söylediyse de müsbet cevap alamadı. Ebû Süfyân, son olarak Hazret-i Alî ile görüştü. Alî (radıyallahü anh) ona; Sen, Kureyşin ileri gelenisin, çıkıp halk içinde antlaşmayı yeniliyorum dersin, diyerek başından savdı.</p>
<p>Ebû Süfyân, Peygamberimizin mescidine girdi; Ey insanlar! Ben her iki tarafı da himâyeme alıyor, sulhu yeniliyorum dedi. Peygamberimiz; Yâ Ebâ Süfyân! Sen bunu (kendi kendine) söylüyorsun, ben değil buyurdu. Ebû Süfyân, bundan sonra Mekkeye döndü&#8230;</p>
<p> </p>
<p>Ebû Süfyân döndükten sonra, Peygamberimiz, Hazret-i Ebû Bekrle Hazret-i Ömeri çağırdı. İstişâre yaptı ve harbe karâr verdi. Hâzırlığa başlanıp, ordu toplandı. Bütün hâzırlıklar gizli tutuldu. Ancak bu durum Medîneden Mekkeye gitmekte olan bir kadın vâsıtasıyla gönderilen mektupla Mekkelilere haber verilmek istendi. Bâzı sebeplerle girişilen bu teşebbüs, Allahü teâlâ tarafından, Cebrâil aleyhisselâmla, Peygamberimize haber gönderilerek bildirildi. Peygamberimiz, Hazret-i Ali ile Hazret-i Zübeyr bin Avvâm ve Mikdâd bin Esvedi (radıyallahü anhüm) çağırıp; Süratle gidiniz, Hâh denilen yere vardığınızda bir hâtûn bulursunuz. Onda bir mektup vardır. O mektûbu alıp bana getiriniz buyurdu. Süratle gidip kadını buldular. Mektûbu istediklerinde kadın; Benim yanımda mektup yok diyerek gizlemek istedi. Hazret-i Ali kılıcını çekip; Resûlullah asla yalan söylemez deyince, kadın saç örgüsünün arasına sakladığı mektûbu çıkarıp verdi. Böylece haber verme teşebbüsü engellendi.</p>
<p>Sevgili Peygamberimiz, bütün hâzırlıkları tamâmladıktan sonra, on bin kişilik bir ordu ile Mekkeye doğru yola çıktı. Medîneden hareket, ramazânın ilk günlerinde idi. Bu sırada Hazret-i Abbâs da Medîneye hicret ediyordu. Yolda İslâm ordusu ile karşılaştı. Daha önce Müslümân olduğu hâlde, durumu müşriklerden gizleyerek Mekkede kalmıştı&#8230;</p>
<p>Peygamberimiz, ordusuyla Mekkeye yaklaşırken, yollar tamâmen tutulmuş olduğu için, Kureyş müşrikleri, üzerlerine gelen İslâm ordusundan habersizdi. Sevgili Peygamberimiz, savaş düzenine soktuğu ordusunda, kabîlelere bayrak ve sancaklar verdi. Merruz-Zahrân denilen yere varınca karargâh kuruldu. Burada Peygamberimiz, gece vakti on bin ateş yakılmasını emretti. Her birlik kendi çadırı önünde ateş yaktı. Bir anda her tarafı aydınlatan binlerce ateşin yandığını gören Mekkeliler, neye uğradıklarını anlayamayıp iyice şaşırdılar. Hemen Ebû Süfyanın yanına toplandılar.</p>
<p>Ebû Süfyân, yanına aldığı üç dört kişiyle durumu öğrenmek için İslâm ordusunun bulunduğu yere doğru yürüdü. Karargâha yaklaştığı sırada, İslâm askerleri onu yakaladılar. Hazret-i Abbâs onu alıp Resûlullahın huzûruna götürdü. Peygamberimiz, Ebû Süfyânı affedip, amcası Abbâsa; Onu bu gece çadırına götür, sabâhleyin bana getir buyurdu.</p>
<p>Sabâh olunca Resûlullahın huzûruna götürüldüğünde; Ey Ebû Süfyân! Henüz, Lâ ilâhe illallah diyeceğin vakit gelmedi mi? buyurdu. Ebû Süfyân, Peygamberimize; Anam-babam sana fedâ olsun. Bu kadar cefâdan sonra beni hidâyete çağırıyorsun, ne hoş hilm ve ne güzel kerem sâhibisin. İnandım ki Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur dedi ve Kelime-i şehâdeti söyleyerek Müslümân oldu.</p>
<p>Peygamberimiz, Ebû Süfyâna (radıyallahü anh); Kim Ebû Süfyanın evine, Kâbeye, Mescid-i Harâma ve kendi evine sığınırsa emîndir buyurarak Mekkeli müşriklere bunu bildirmesini emretti. Ebû Süfyân, Mekkeye dönmek üzere izin istediğinde, Peygamberimiz, amcası Hazret-i Abbâsa; Ebû Süfyânı al, ordunun geçeceği yolun dar bir yerine götür, İslâm ordusunun büyüklüğünü görsün buyurdu.</p>
<p>Abbâs (radıyallahü anh); onu alıp ordunun geçeceği yolun dar bir yerine götürdü. Ordu hareket edip, Eshâb-ı kirâm kabîle kabîle Ebû Süfyânın önünden geçiyor, Allahü ekber sadâları her tarafı çınlatıyordu. Her birlik geçtikçe, Abbâs (radıyallahü anh), ona tanıtıyordu. En son, Peygamberimizin bulunduğu birlik geçti. Bundan sonra Ebû Süfyân süratle Mekkeye döndü. Mekkeye varınca, kendisini heyecân ve endîşe ile bekleyen Kureyşlilere: Ey Kureyş! Bu gelen Muhammeddir (sallallahü aleyhi ve sellem); karşısına çıkılmayacak bir kuvvetle Mekkeye geliyor. Her kim Mescid-i harâma veya Ebû Süfyânın evine sığınır yâhûd kendi evine kapanırsa emîndir dedi. [Bu konunun devâmını, başka makâlelerimizde ele alırız inşâallah.]</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mehmettastan.com/mekkei-mukerremenin-fethi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir mîlâdî yılbaşı daha geçti&#8230;</title>
		<link>http://www.mehmettastan.com/bir-miladi-yilbasi-daha-gecti.html</link>
		<comments>http://www.mehmettastan.com/bir-miladi-yilbasi-daha-gecti.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 Jan 2010 16:27:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[zmtadmin]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Ramazan Ayvallı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mehmettastan.com/?p=275</guid>
		<description><![CDATA[Ramazan AYVALLI Evvelki gün [yanî 31 Aralık Perşembe günü], mîlâdî 2009 senesinin son günü idi; dün ise [yanî 1 Ocak 2010 Cuma günü], yeni bir mîlâdî seneye daha girdik. Böylece, koskoca bir seneyi daha geride bıraktık. Bir mîlâdî yılı tamâmlamakla, -eğer boşa geçirilmişse- ömrümüzden uzun bir zaman dilimini [yanî tâm 8.760 sâati] kaybetmiş olmaktayız. [Bu [&#8230;]]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p><span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_lbl_makale" style="font-family: Verdana; font-size: 10pt;"><span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_lbl_baslik" style="font-family: Verdana; font-size: 18pt; font-weight: bold;"><img title="s119790583808_5224" src="http://www.mehmettastan.com/wp-content/uploads/2010/01/s119790583808_52241.jpg" alt="s119790583808_5224" width="100" height="143" /></span></span></p>
<p><strong><strong><span style="color: #800000;">Ramazan AYVALLI</span></strong></strong></p>
<p>Evvelki gün [yanî 31 Aralık Perşembe günü], mîlâdî 2009 senesinin son günü idi; dün ise [yanî 1 Ocak 2010 Cuma günü], yeni bir mîlâdî seneye daha girdik. Böylece, koskoca bir seneyi daha geride bıraktık. Bir mîlâdî yılı tamâmlamakla, -eğer boşa geçirilmişse- ömrümüzden uzun bir zaman dilimini [yanî tâm 8.760 sâati] kaybetmiş olmaktayız.<br />
[Bu vesîleyle ayrıca belirtelim ki, 17 Aralık 2009 Perşembe günü de, Hicrî-kamerî takvîme göre, 1 Muharrem 1431 idi; yanî o gün yeni bir Hicrî-kamerî seneyi de idrâkle şereflenmiştik, bugün ise 17 Muharreme geldik.]<br />
Ömür bize bir emânettir. Zamânın önemini belirtmek için Atalarımız Vakit nakittir demişlerdir. Her şeyi zamân sâyesinde kazanabiliriz. Ama geçen zamânı geri getirmeye, hiçbir kimsenin gücü yetmez. Her insân, kendisine takdîr edilen ömrü, İlâhî irâde istikâmetinde geçirmekle mükelleftir. Dünyâ ve âhiret saâdetini kazanmak, bu sınırlı zamanı iyi kullanmaya bağlıdır.<br />
İnsan, yaratılışı îcâbı hayâtı sever, ömrünün uzamasını ister. Ancak, uzun ömür, Hak yolunda tüketilmiş ise hayırlıdır. Nitekim bir sahâbî, Sevgili Peygamberimize, Yâ Resûlallah! İnsanların hayırlısı [en iyisi] kimdir? diye sordu. Peygamber Efendimiz şöyle cevap verdi: İnsanların hayırlısı [en iyisi], ömrü uzun olup ameli güzel olandır. O sahâbî, Hangi insanlar şerlidir [daha kötüdür]? diye sorunca da, Resûlullah Efendimiz, Ömrü uzun olup da, ameli kötü olan [Tirmizî] buyurmuştur.</p>
<p>HAZRET-İ ÎSÂNIN DOĞUM GÜNÜ<br />
Hazret-i Îsânın doğum günü olduğu zannedilen 25 Aralıkta kutlanan Hıristiyân yortusu(bayramı)na Noel (Christmas) denilir. Noel Baba yortusu, daha ziyâde, mîlâdî senenin Aralık ayının 24. gününün gecesi kabûl edilmiştir. Bununla berâber 24 Aralık ile 6 Ocak arasında olduğunu kabûl eden Hıristiyânlar da vardır. Ermeni kiliseleri hiçbir zaman Noeli kabûl etmeyip, Hazret-i Îsânın doğumunu hep 6 Ocakta kutlamayı sürdürmüşlerdir.<br />
Roma İmparatoru Büyük Konstantin, putperestken, mîlâdın 313. senesinde Hıristiyanlığı kabûl etti. Putperestlikten birçok şeyleri de Hıristiyânlığa soktu; 25 Aralığı da yılbaşı kabûl etti. Sonunda Hıristiyânlar her sene bu geceyi Mîlâd ve Noel olarak kutlamaya başladılar.<br />
Mîlâdî sene, Müslümânların senesi olan hicrî sene gibi doğru ve katî olmayıp, günü de, senesi de şüpheli ve yanlıştır. Çeşitli dillerdeki kitaplarda, bugünkü mîlâdî senenin beş sene fazla olduğu yazılıdır. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bildirdiğine göre ise, üçyüz küsûr sene noksândır ve Îsâ aleyhisselâm ile Muhammed aleyhisselâm arasındaki zamân, bin seneden az değildir.<br />
Îsâ aleyhisselâmın doğum günü, net bir şekilde belli olmayınca, noelin mânâsı da efsâneden öteye gidememektedir. Nitekim [21 Aralık 1993 tarihli Milliyet ve 24 Aralık 1993 tarihli Türkiye gazetelerinde], bu konuda, İngiliz Durkan Başpiskoposu Dr. David Jenkisin bir beyânâtı çıktı. Bu beyânâtta, Noel Baba bayramının (yortusunun) bir safsata ve efsâne olduğu, yine İncîlde geçen Noelle ilgili sözlerin de birer peri masalı ve efsâne olduğu açıklandı.<br />
ABDde yayınlanan 17 Aralık 1996 tarihli haftalık Newsweek dergisi de bu gerçeği şöyle dile getirmiştir:<br />
Noel baba bir hurâfeden ibârettir; gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Ticârî maksatlarla sonradan uydurulmuştur. Hediyelik eşyâ sektörüne milyonlarca dolar kazandıran Noel baba, kapitalizmin oyuncağı olmuştur. Tarihçi Stephan Nissenbaun, The battle for Christmas: Yılbaşı ile Mücâdele kitâbında, Hıristiyânlığın temelinde yılbaşı kutlamalarının ve Noel Babanın bulunmadığını, bunun yasaklanmasının gerekli olduğunu bildirmektedir.<br />
New York Üniversitesinde târih profesörü olan Waelangi Ferguson ise diyor ki: Hıristiyanların yortuları, putperest yortularıyla aynı târihlere rastlamaktadır. Meselâ Noel târihi, İrân ve Romada güneş tanrısı Mitharasın doğum târihiydi. Ayrıca bu târih, çok eskiden beri putperest dünyâsında önemli bir yortu günüydü.<br />
Konstantin, maalesef Eflatûnun ortaya koyduğu Teslîs=Trinite yani üç tanrı inancını, papazlara yazdırdığı yeni İncîle koydurdu ve Noel gecesini bayram ilân etti. Böylece âdetâ yeni bir Hıristiyânlık dîni doğmuş oldu. Hâlbuki Îsâ aleyhisselâmın İncîlinde ve Havârîlerinden Barnabasın yazdığı İncîlde, Allahın bir olduğu ve Muhammed aleyhisselâmın son Peygamber olarak geleceği bildirilmişti&#8230;<span id="_marker"> </span></p>
<p> </p>
<p><span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_lbl_makale" style="font-family: Verdana; font-size: 10pt;"><span id="ctl00_ContentPlaceHolder1_lbl_baslik" style="font-family: Verdana; font-size: 18pt; font-weight: bold;"> </span></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mehmettastan.com/bir-miladi-yilbasi-daha-gecti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
