17 Haziran 2019, Pazartesi 00:50:39 İletişim Formu

Akşemseddîn hazretleri hakkında birkaç kelime

Gönderen zmtadmin On Ocak - 17 - 2010

 s119790583808_5224

Ramazan Ayvallı

 Akşemseddîn hazretleri hakkında birkaç kelime…

Akşemseddîn hazretleri, Osmânlılar zamânında yetişen evliyânın büyüklerinden olup, İstanbul’un ma’nevî fâtihidir. Büyük velî Şihâbüddîn-i Sühreverdî’nin neslindendir. Soyu Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddîk’a ulaşır. 1390 (H.792) senesinde Şâm’da doğdu ve 1460 (H. 864) yılında Bolu’nun Göynük ilçesinde vefât etti…

Asıl ismi, Muhammed bin Hamza’dır. Hâcı Bayrâm-ı Velî’nin, ona; “Beyaz (ak) bir insan olan Zeyd’den, insan cinsinin karanlıklarını söküp atmakta güçlük çekmedin” demesi sebebiyle, “Akşemseddîn” lakabı verilmiştir.

Riyâzet sebebiyle benzinin solması, saçının, sakalının ağarması ve ak elbiseler giymesi sebebiyle “Akşemseddîn” denildiği de rivâyet edilmiştir.

 

BABASI “KURTBOĞAN VELΔDİR

Rivâyet edilir ki: Babası vefât edip, defnolunduğu günün gecesi bir kurt gelip kabrini açtı. Bu kurt, o beldeye musallat olmuştu. Yeni mezârları bulur ve ölüyü mezârdan çıkararak parçalardı. Bu kurt, Şeyh Hamza’yı da parçalamak ve yemek istedi. Şeyh Hamza, mübârek elini uzattı ve o kurdu boğazından tutup öldürdü.

Ertesi sabâh ziyârete gelen halk, kurdu ölü vaziyette, Şeyh Hamza’nın elini de mezârdan dışarıda buldular. Orada, hâl sâhibi bir zât vardı: O zât: “Kurda değdiği için, Şeyh Hamza’nın mübârek elinin yıkanması lâzımdır” dedi. Elini yıkadılar. El, hemen içeri çekildi. O günden beri Akşemseddîn’in babası, Amasya’da “Kurtboğan Velî” lakabı ile meşhûr oldu…

Küçük yaşta ilim tahsîline başlayan Akşemseddîn, önce Kur’ân-ı Kerîmi ezberledi. Yedi yaşında iken babası ile Anadolu’ya gelip, o târihte Amasya’ya bağlı olan Kavak nâhiyesine yerleşti. Âlim ve velî bir zât olan babası vefât edince, tahsîline devâm etti. Genç yaşta aklî ve naklî ilimlerde akrânından daha üstün derecelere ulaştı.

İlim tahsîlini tamâmladıktan sonra, Osmâncık’ta müderris oldu. İlim öğretmekle ve nefsinin terbiyesiyle meşgûl iken, tasavvufa yönelip, Ankara’da bulunan zamanın büyük velîsi Hâcı Bayrâm-ı Velî’ye talebe olmak istedi. Hâcı Bayrâm-ı Velî tarafından kabûl edilip, onun sohbetinde tasavvuf yolunun bütün inceliklerini öğrendi ve ondan icâzet (diploma) aldı…

Aynı zamanda tıp ilminde de kendini yetiştiren Akşemseddîn [rahimehullah], bulaşıcı hastalıklar üzerinde çalıştı. Araştırmaları sonunda, “Mâddetül-Hayât” adlı eserinde: “Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşmak sûretiyle geçer. Bu bulaşma, gözle görülemeyecek kadar küçük, fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur” diyerek, bundan beşyüz sene önce mikrobun ta’rîfini yaptı. [Pasteur’un teknik âletlerle Akşemseddîn’den dört asır sonra varabildiği netîceyi, dünyâda ilk def’a o haber verdi. Buna rağmen mikrop teorisi, yanlış olarak Pasteur’e mal edilmiştir.]

Aynı zamanda ilk kanser araştırmacılarından olan Akşemseddîn [rahmetullahi aleyh], o devirde “seratân” denilen bu hastalıkla çok uğraştı. Sadrazam Çandarlı Halîl Paşa’nın oğlu Kazasker Süleymân Çelebî’yi tedâvî etti.

Ayrıca hangi hastalıkların hangi bitkilerden hâzırlanan ilâçlarla tedâvî edileceğine dâir bilgiler ve formüller ortaya koydu.

 

İSTANBUL’UN FETHİNİ BİLDİRMESİ

Fâtih Sultân Mehmed Hân, muhteşem ordusuyla İstanbul’un fethine çıktığında, Akşemseddîn, Akbıyık Sultân, Mollâ Fenârî, Mollâ Gürânî, Şeyh Sinân gibi meşhûr velîler ve âlimler de talebeleriyle birlikte orduya katıldılar.

Akşemseddîn hazretleri, savaş esnasında Sultân’a gerekli tavsiyelerde bulunarak, yeni müjdeler veriyordu. Kuşatma uzayınca Sultân’ın ısrârı üzerine, Allahü teâlânın izniyle fethin ne gün olacağını bildiren Akşemseddîn, Sultân şehre girerken yanında yer aldı.

Fetih ordusu İstanbul’a girdikten sonra, genç Pâdişâh’a, İslâmiyetin harple ilgili hukûkunun gözetilmesini hâtırlattı ve buna göre hareket edilmesini bildirdi. Sultân’ın, Eshâb-ı Kirâmdan Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabrinin bulunduğu yeri sorması üzerine:

“Şu karşı yakadaki tepenin eteğinde bir nûr görüyorum. Orada olmalıdır” cevâbını verdi.

Daha sonra orası kazıldı ve Eyyûb Sultân’ın (radıyallahü teâlâ anh) kabri ortaya çıktı. Fâtih Sultân Mehmed Hân, Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabr-i şerîfinin üzerine bir türbe, yanına bir câmi ve ayrıca ilim öğrenmek için gelen talebelerin kalabileceği odalar inşâ ettirdi. Sultân, Akşemseddîn’den İstanbul’da kalmasını istediyse de, Akşemseddîn hazretleri, Pâdişâh’ın bu teklîfini kabûl etmedi.

 

 

 

 

 

Osmanlı Sultanı İkinci Murâd Hân, Hâcı Bayram-ı Velî’yi son derece severdi. Devlet işlerinden fırsat buldukça, sık sık ziyâretine giderdi. Yine bir def’asında, dört yaşındaki oğlu Şehzâde Mehmed ile beraber Hâcı Bayram-ı Velî’ye gelip, elini öptüler.

Sultan Murâd Hân, sohbet sırasında Hâcı Bayram-ı Velî’ye: “Efendim, İstanbul’u alıp, kâfir diyârını İslâmın nûru ile nûrlandırarak, çan sesleri yerine ezân seslerinin yükselmesini arzû ederim. Bu husûsta duâlarınızı beklerim” dedi.

Hâcı Bayram-ı Velî: “Allahü teâlâ, ömrünüzü ve devletinizi ziyâde etsin. Yalnız, İstanbul’un alındığını ne sen, ne de ben görebileceğiz” dedi. Sonra, bir köşede oynayan Şehzâde Mehmed (Fâtih) ile hizmet için kapı eşiğinde bekleyen Akşemseddîn’i göstererek buyurdu ki: “Ama şu çocukla bizim köse görürler.”

***

Akşemseddîn hazretleri yüksek bir ahlâk sâhibi idi. Tasavvufda yetişmiş büyük bir velî ve rehber olduğu gibi, diğer ilimlerde de büyük bir âlim idi. Bu husûs, yazmış olduğu eserlerin tetkîkinden açıkça anlaşılmaktadır.

Ayrıca zamanındaki medrese tahsîlini tamâmlamış olup, şu eserleri de okuyup tetkîk etmiştir. Arapça’nın büyük lügatlarından Ebû Nasr bin Hammâd el-Cevherî’nin “Sıhâh”ını, Hanefî mezhebi fıkıh bilgilerini anlatan “El-İhtiyâr li-ta’lîlil-Muhtâr”, “Kunyetül-Fetâvâ”, “Tavzîhul-Fıkıh”, “Mecmûatül-Bahreyn”, “Şerh-i Hidâye” ve Fahrul-İslâm Pezdevî’nin eserlerini okumuştur. Fetvâ kitaplarından: “Hülâsatül-Fetâvâ”, “Fetâvâ-i Kâdîhân” ve “Hızânetül-Fetâvâ”yı okumuş, tetkîk etmiştir…

***

Bulunduğu yerde onun tasavvufa merâkını bilenler, ona, zamanın büyük velîsi, Hâcı Bayrâm-ı Velî hazretlerine gitmesini tavsiye ettiler. Bir gün Akşemseddîn, Ankara’ya giderek, Hâcı Bayrâm-ı Velî ile görüştü. Bu gidişinde henüz talebesi olmadı.

Akşemseddîn (rahimehullah), 840 (m.1436) senesinde meşhûr Velî Şeyh Zeynüddîn hazretlerine talebe olmak için Haleb’e gitti. Haleb’e vardığında bir rüyâ gördü. Rüyâsında, boynuna bir zincir takılmış ve kendisi zorla Ankara’da Hâcı Bayrâm’ın eşiğine bırakılmıştı. Zincirin ucu ise, Hâcı Bayrâm-ı Velî’nin elinde idi.

Bu rüyâ üzerine, Akşemseddîn yaptığı hatâyı anladı ve hemen Ankara’ya geri dönmek için yola çıktı. Ankara’ya gelip, Hâcı Bayram-ı Velî’nin dergâhına gidince, onun, talebeleriyle beraber tarlada olduğunu öğrendi. Hemen tarlaya gitti. Hâcı Bayrâm-ı Velî, onu görmesine rağmen, hiç iltifât etmedi. Akşemseddîn, diğer talebeler gibi tarladaki yabânî otları temizledi. Yemek vakti gelince, yine Akşemseddîn’e kimse iltifât etmedi. Hâcı Bayrâm-ı Velî, hâzırlanan yemeği, orada bulunan talebelerine taksîm etti. Artakalan yemeği köpeklere verdi. Akşemseddîn, nefsine; “Sen buna lâyıksın” diyerek, köpeklerin önüne konan yemekten yemek istedi. Hâcı Bayrâm-ı Velî, onun bu tevâzuuna dayanamayarak: “Köse, kalbimize girdin, gel yanıma” dedi ve ona iltifâtlar etti, kendi sofrasına oturttu.

Sonra ona; “Zincirle zorla gelen misâfiri böyle ağırlarlar” diyerek onun rüyâsından haberdâr olduğunu belirtti. Akşemseddîn buna çok sevinerek, kendini onun irfân meclisine verdi ve tasavvuf yolunun bütün inceliklerini öğrendi. Kısa bir süre sonra Hâcı Bayrâm-ı Velî, ona icâzet (diploma) verdi.

Bu konuda şöyle bir şey anlatılır: “Bir gün Hâcı Bayrâm-ı Velî’ye; “Bazı talebelere kırk yıldır hilâfet vermediniz. Akşemseddîn’e ise kısa bir zaman zarfında hilâfet verdiniz. Bunun hikmeti nedir?” diye sordular.

Hâcı Bayrâm-ı Velî de: “Bu, bir zeyrek kösedir. Her ne görüp duydu ise, hemen inandı. Sonra, hikmetini yine kendisi anladı. Fakat yanımda kırk yıldan beri hizmet eden bu talebeler, hemen gördüklerinin ve duyduklarının aslını ve hikmetini sorarlar. Ona hilâfet verilişinin sebebi budur” dedi.

***

Akşemseddîn hazretleri, çok talebe yetiştirmiştir. Bunlar arasında zâhirî ve bâtınî ilimleri çok iyi bilen yedi oğlu da vardı. Bu oğulları şunlardır: Muhammed Sa’dullah, Muhammed Fazlullah, Muhammed Nûrullah, Muhammed Emrullah, Muhammed Nasrullah, Muhammed Nûrul-Hudâ ve Muhammed Hamîdullah.

Akşemseddîn’in (rahimehullah) halifeleri ise şunlardır: Muhammed Fazlullah, Harîzatüş-Şâmî Mısırlıoğlu, Abdürrahîm Karahisârî, Muslihuddin İskilibî ve İbrâhîm Tennûrî…

[Hepsine Allahü teâlâdan rahmetler diliyor; ayrıca âhiret’te onları bize şefâatçi yapmasını tazarru’ ve niyâz ediyoruz.]

Paylaş

Yorumlara kapalıdır.


Copygiht © 2009 www.mehmetastan.com Mehmet TAŞTAN Kişisel Web Sayfası - Web Tasarım