18 Haziran 2018, Pazartesi 15:04:37 İletişim Formu

Kabirden çıkmak

Ekleyen zmtadmin On Nisan - 18 - 2010 Yorum Ekle

muammererkul

Muammer ERKUL

Üzeri bol çiçekli kalın çimenler serili her yere; bu tepeden, neredeyse ta karşıdaki bulutlara kadar. Mezarlığa doğru genişleyen cami bahçesindeki musalla taşında bir tabut; havlular, yazmalar örtülü… Dört oğul, iki damat, çok sayıda torun, akrabaları, köylüleri, bunca yıl elini öpenler ve eliyle pişirdiği ekmeğinden yiyenler saf tutmuş, namazını kalmakta: “Hatun kişi niyetine, buyurun cenaze namazına…”

*

Öğle ezanı okunmadan; derin bir dikdörtgen biçiminde açılmış, üzerine kürekler konmuş halde, sahibini koynuna almak için bekleyen mezarın başına gittim. Yalnızdım… İçine baktım, bir şeyler okudum…

Fadime annemizin (Fatma Aydoğdu) yolunun sonu işte burasıydı. Hatıralarını ardında bırakacak, amelini alıp şuraya saklanacaktı! Nasıl hatırlanır bir insan? Doksan yaşına varmış Fadime annemiz; bir iki ay öncesine kadar abdestini kendi alır, namazını kılardı… Son gününe kadar dili tesbih etti. Öyle çok ağrısı da olmadı. Uzun ömrünün sonunda ecel geldi “emaneti” usulca teslim aldı. Geride hatıraları kaldı: Namazını kazaya bıraktığına hiç şahit olmazdık… Hele dedikodu yaptığını hiç işitmedik ki ne zor iştir… Televizyonda açık kadın görse başını çevirirdi. Akşamları dokuz olunca Osman Hocayı dinler, sonra gider uyurdu. İnsanları ve hayvanları çok sever… Gidenin, gelenin önünden, ardından durmadan dua eder… Kimi bulsa yoruluncaya kadar Kur’an okutur ve hiç kıpırdamadan dinlerdi… 14 Nisan 2010 Çarşamba günü öğleden önce, yine Yasin-i şerif dinlerken, ağzında zemzem, son nefesini verdi…

*

Perşembe, öğlen… Mezarına indik. İki yanımda iki oğlu ve oğulları kadar sevdiğini iyi bildiğim ben; onu mezarına indirip yerleştirdik. Hatice annemi de bu ayın 23’ünde koymuştum toprağa; zaten ilk indiğim mezar anneminkiydi.

Mezara dört kişi iniyor hep ve üçü dışarı çıkıyor; okunan Fatiha’lar arasında…

Bu defa da ben; “çıkanlar” arasındaydım!

http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=439446

Muhsin Dağına

Ekleyen zmtadmin On Mart - 25 - 2010 Yorum Ekle

muammererkul

 Muammer ERKUL

?Geçen sene bugün meydana gelen helikopter kazasında, Yazıcıoğlu’nun vefat haberi duyulduktan sonra yazdığım ilk yazımda şu cümleler vardı: “Fidan Ana’nın at üstünde cirit oynayan koçu, aşılmaz ‘ecel dağına’ tosladı! O dağın adı artık ‘Muhsin Dağı‘dır!..”

 

Sonraki gün “Nizam-ı Âlem’e mektup”ta; ismi “Muhsin Dağı”, “Beyaz ölüm” veya “Üşüyorum” olabilecek ciddi bir film yapılması, biletlerininse peşinen satılması teklifi şöyleydi:

Bu olağanüstü ve gerçek senaryonun çekimi hemen başlamalı, kabirlerin toprağı düzlenmeden… Hadi, bu iş tarihe geçsin! İnsanlar, bir film henüz çekilmeden biletlerinin nasıl kapışıldığını görsün… Çünkü bu konunun içinde “her şey” var: Türkiye’miz, Anadolu insanımız, son elli yılımız var. 70’li yıllar var. 6 yıl kaldığı hücreden çıktığında suçu hâlâ bulunamamış mahkûmlar var… Ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun da önünde diz çöktüğü S. Ahmet Arvasi’nin tedrisinden nice anlatılacaklar var…

*

Bir sene geçti. Muhsin Dağı’nı hâlâ başka isimle ananlar var. Ve bir sene geçti, sipariş ettiğim bilet henüz gelmedi!.. Ve sevenleri hâl⠓Koca Reis”in yazdığı “Üşüyorum” ile ısınmaya çalışıyorlar:

Bir coşku var içimde bugün kıpır kıpır/Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum/Gözlerim parke parke taş duvarlarda/Açılıyor hayal pencerelerim/Hafif bir rüzgâr gibi süzülüyorum/Kekik kokulu koyaklardan aşarak/Güvercinler ülkesinde dolaşıyor/Bir çeşme başı arıyorum/Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp/Mis gibi nane kokuları arasında/Ruhumu dinlemek istiyorum/Zikre dalmış her şey/Güne gülümserken papatyalar/Dualar gibi yükselir ümitlerim/Güneşle kol kola kırlarda koşarak/ Siz peygamber çiçekleri toplarken/ Ben çeşme başında uzanmak istiyorum/Huzur dolu içimde/Ben sonsuzluğu düşünüyorum/ Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum/ Durun kapanmayın pencerelerim/ Güneşimi kapatmayın/Beton çok soğuk, üşüyorum…

…..

NOT: Reis’le üç arkadaşına, helikopterin pilotuna ve İHA’dan İsmail Güneş kardeşime rahmetler diliyorum…

Ağaç kabuğundaki isim

Ekleyen zmtadmin On Mart - 21 - 2010 Yorum Ekle

 muammererkulAğaç kabuğundaki isim

 Muammer ERKUL

:) Günaydııın… …nıııdyanüG (:

Bir pazar sabahı, gülümseyen bir yazı ile başlayın istedim güne… Aslında bunu, yani yukarıdaki “günaydın’ı ve yansımasını, aksisedasını” birkaç gün önce twitter’a koymuştum ki onlar zaten bizim sitede yayınlanıyor… Yani bizim sitenin “Şu Anda“ kısmı, aslında twitter…

Sonraki mesaj ise sanki onun devamı gibiydi. Şöyle yazmıştım:

İnsanlara gülümsemek; aynaya gülümsemeye benziyor!

Deneyin, karşınızdakinin de gülümsediğini göreceksiniz…

Olmadı, ayna bozuktur! ;)

*

Benzer mesajlarla devam edeyim, ne dersiniz?

Kiminin GECESİ AYDINLIK şu anda… Kiminin ise GÜNDÜZÜ KARANLIK idi! Her şey bize bağlı aslında. (Veya, hadi “her şey” demeyelim de, “çok şey” diyelim!..)

*

Bu akşamki hilali gördünüz mü?.. Diye sormuştum birkaç gün önce de… Devamında da şöyle yazıyordu:

Hadi, bir değişiklik yapın. Birini arayın ve göğe onunla aynı anda bakın!.. :)

İnsanlar, birini düşünmek, birini aramak, o biri ile aynı anda gökyüzüne bakmak için bu kadar zorlanır mı?..

Neyse, en azından birbirimize bunu öğretmek için henüz zamanımız var. Yani çok geç kalmış değiliz…

*

Bilmediğini, bir bilene soracaksın; ama bilenin bunu da bildiğini nereden bileceksin! Bunu bilmek de ayrı meziyet!..

Peki, bir başka soru: Aşkı kim bilir? Âşık aşkı bilir mi?.. Veya ne kadar bilir, ne kadar anlar, ne kadarını anlatabilir? Cevabı?.. Yok!

Ormanın en derinindeki bir kuytu köşede yapayalnız duran ağacın kabuğuna bakarsınız ki, bir isim. O ismin bu ismi yazanı nasıl yaktığını mı düşünürsünüz; yoksa bu sessizlik içindeki büyük çığlığı haykıran susuşa mı içiniz yanar?

Zor soruydu bu, biliyorum. Soruyu anlamak, ağaçtaki yazıyı anlamaya yakın zorluktaydı zaten!

Özeti ise şu işin:

Âşık, aşkını “yazmak” ister; sevgilinin bunu görmesi onun umurunda bile değil!..

 http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=436818

Yakıt deposundaki pislik

Ekleyen zmtadmin On Mart - 1 - 2010 Yorum Ekle

muammererkulYakıt deposundaki pislik!..

 Muammer ERKUL

(Bu yazı gençlere, ana-babalar okumasın!..)

 

Arabanın kumanda panelinde bir ışık yandı. Kitaba baktık; “mümkünse frene basmadan en yakın servise gitmemizi” söylüyordu! Dediğini yaptık ve arabayı gece orada bıraktık… Biraz zaman geçti; bir yolculuk arifesinde gene ışık yandı, işler aksadı, araba yine servise gitti…

İnsan bunca para ödeyip, işinden olduktan sonra; henüz problemin bile neden kaynaklandığını öğrenemeyince canı sıkılıyor… Araba ise yine her sabah çalışmakta isteksiz; vites değiştirirken sıkıntılı, yolda giderken de bazen silkinip tedirgin ediyor…

*

Benzer sıkıntılar yaşamış olanlar ise; “yanlış istasyonlardan benzin almışsın” diyorlar!..

Bu ise daha fazla can sıkıcı: Çünkü her istasyon birbirine benziyor… Birini seçiyor, yaklaşıyor, kapağı açıyor ve yakıt pompasının ucunu benzin deponun ağzına takıyorsun… Nereden bilebilirsin ki yakıtın içinde; arabanın motoruna zarar verebilecek, çekişi düşürecek yabancı maddeler olabileceğini?..

Ne olacak peki? Dedim?..

Yanmayı arttırtıcı malzemeler var, dediler. Birkaç defa deneyeceksin. Yakıt depondaki pisliği yakabilirse ne âlâ. Yoksa… Yoksa deponun sökülmesi, ancak temizlendikten sonra yerine takılması gerekebilir!

Ben şimdi kendi paramı vererek; ömrümü tüketecek dertler mi almışım, bilmediğim bazı yakıt istasyonlarından?.. Evet, sanırım aynen öyle olmuş!

*

Bunu neden anlattım, biliyor musunuz arkadaşlar?

Hemen hemen hepimizin kulağında kulaklıklar; tekrar ve tekrar ve tekrar aynı sözleri dinleyerek, anlamaya çalışarak, onları mırıldanarak, sürekli “depolarımızı” dolduruyoruz! Peki, acaba ne ile?..

İnanın, yakıtı alırken farkında olmuyor insan, düşünemiyor bile içinde acaba zararlı, yabancı, tehlikeli bir şeyler var mı, diye…

Düşünemiyor ama, inanın; içimize gireni dışarı çıkarmak çok zor hatta çoğu zaman mümkün bile olmuyor!

 http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=434768

Akde bağlı hayvanlar

Ekleyen zmtadmin On Şubat - 21 - 2010 Yorum Ekle

muammererkulAkde bağlı hayvanlar

 Muammer ERKUL

(Akit denen şey; “anlaşma, sözleşme, düğümleme, düğümlenme, karşılıklı bağlanma” anlamlarına gelir…)

Bizler, hayatımız boyunca derdinden kurtulamayacağımız bir “hayvanı” içimizde gezdirmek ama dışımızdan beslemek zorundayız! Bu zor işin en kolay yolu ise; birbirinden hoşlanabilen kişilerin akit, yani karşılıklı anlaşma yapmasıdır: “Ben senin hayvanını besleyeyim sen de benimkini besle!” Bundan akıllıcası hangi iş olabilir?

Fakat anahtarı eline almışsan kapıyı açacaksın! Her ahırın hayvanı farklı iştah, güç ve hırsta olabilir, öğreneceksin. Çünkü onu açlıkta bırakmak, akitleştiğin sahibini çaresizliğe terk etmektir! (Bundan zevk alanlar ise, verdiği zulmün günahıyla beslenenlerdir!)

*

Kendi karnı acıkınca sofraya ekmek çıkarabilecek kadar zekâsı olan birinin; cebinde tuttuğu anahtarın mesuliyetini bilmezden gelmesinin mazereti ne olabilir? Baban iflas edince, annen hastalanınca, birine kızınca, çeşitli sıkıntılar gelince elbette mutfağı kilitlemiyorsun!.. Bir fabrikaya müdür olmaya çalışman, maaşını geç alman, arabayla takla atman, elbette dert… Ama bu; sahibiyle anlaşma yaptığın ve cebindeki anahtarla hapis tuttuğun “hayvanın” ilelebet derdi değil!..

Beğenmediğin dağlılar, cahil gördüğün köylüler bile ilk önce şunu öğrenir: Boynunu bağladığın hayvanın boğazını doyuracaksın. Anahtarı almakta mecbur değildin, ama istendiğinde kullanmak konusunda mesulsün!

*

Bizler, yani içimizdeki “hayvanı” dışımızda doyurmak zorunda olanlar. Bunun meşru yolu olarak da; “ben senin hayvanını besleyeyim sen de benimkini besle” diye akitleşenler… O mahlûk bizden hakkını alamazsa mesulüz, bu yüzden kaçıp sağa sola saldırırsa da mesulüz… En fazla da, bu akdi yaptıktan sonra (farkında olmadan veya sinsice) perişan etmeye başladığımız “ortağımızın hakkı” var sırtımızda. Veya…

Acaba aklımız ne kadar başımızda?

 http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=434069

Türk milletinin % 40’ı akıllıdır

Ekleyen zmtadmin On Şubat - 15 - 2010 Yorum Ekle

muammererkul

Muammer ERKUL

Türk milletinin % 40’ı akıllıdır

 

?Baba ve dedelerinizin suretleri yanına kendi fotoğraflarınızı da ekleyin. Çünkü yakın gelecekte: “Bu topraklarda Türkler yaşardı. İşte bunlar onların son temsilcileri” diyecekler!

İmparatorluklar mimarı olan bir büyük millet Türkler, ama illaki başında lider isteyen. Destandaki gibi bir “kurt” bile olsa, ancak yol göstericisini bulduğu zaman yürüyen ve o zaman da önünde durulmayan bir taşkın sel… Durulduğu zaman ise su gibi!

Üst’ünden gelen her söze baş eğen ve sorgulamadan kabul eden başka kim var?..

*

Bu kısma dikkat edin: Ordular hastalık kaparak kırılmasın diye birinci dünya savaşında askerlere dağıtılan kondomlar (prezervatif), şeytanın aklına gelmeyen bir şeytanlığı düşmanlarımızın aklına düşürdü. Ve Türk milletinin başına tünemiş “sayın”lara şöyle dedirttiler ki: “Çok çocuk yapmak çok ayıptır, bunları kullandırın!”

Sadece Türk milletinin, hem de % 60 gibi büyük bir kısmı; “peki efendim” diyerek derhal korunmaya başladı. Bu kampanyalar o hale gelmişti ki, bizler çocukken; “kaç kardeşsiniz” sorusuna cevap vermekten ciddi olarak utanırdık.

Bir Amerikan vatandaşına, Brezilyalıya, Alman’a, Norveçliye, Moğol’a, İranlıya “çocuk yapma” dediğini işittiniz mi hiç kendi hükümetlerinin? Peki bir Laz’ın, Arap’ın, Kürt’ün böyle bir dayatmaya “olur” diyeceğine inanabilir misiniz? Peki Türkler (en azından % 60’ı) neden buna inanır?

*

Sonuç: Yarım asırdır gâvur kondomlarına doldurulup, ağzı düğümlenerek çöpe atılanların sayısı, Atilla’nın da, Fatih’in de, Atatürk’ün de ordularından daha fazladır!

Soru: “Doğurmak ayıptır” takıntısını kafasına kazıyan veya hiç doğurmadan menopoza giren kadın sayımız acaba kaçtır? Beyin yıkamalarla geçen 40 yıl sonunda Türkiye kadınlarında doğum oranı 2’ye kadar gerilemiş. Acaba sadece Türk kadınlarında bu ortalama kaçtır?

Özet: Türk milleti kendi topraklarında azınlık oldu, olacak!..

Nağme ve nağmeler

Ekleyen zmtadmin On Şubat - 7 - 2010 Yorum Ekle

muammererkul

Muammer  ERKUL

Nağme ve nağmeler

Müziğe ne kadar yakın durduğumuz, kendimiz için önemli. Fakat yayınlanan müziğin “ne” olduğu, memleketimiz için önemli. Çünkü ezberleniyor, içindeki mesajlar hızla kopyalanıyor…

Yıllardır, bayırı aykırılayan caddelerin kenarında yaşar gibiyiz! Penceremizi her açtığımızda; ya yokuş aşağı kontak kapatmış bir ahmağın yeline çarpmakta… Veya rampaya vurmuş yağsız kamyonların paralanma sesinden muzdarip içeri kaçıyoruz!..

*

Sanat, en başta; her şeyin yerli yerinde olma halidir. Duyguların kabız veya ishal durumuna “müzik” denmez!.. Pis kokan, tırmalayan, zehirleyen, istikbale tuzaklar kuran; yabancı kültür çakması bir yığın gürültüye mecbur edilmek, ne acı! Ki üstelik bunlardan çoğu, kalmak için değil de “bizim olanla aramıza girmek için” üretilmişti sanki!..

Yolda koltuk değneği buldu diye kendi bacağını kesmeye çalışana ne denir?..

*

İçimde birikmiş bu can sıkan cümleler aslında bir ümitten, sevinçten dökülüyor. Yurt içi ve dışında ciddi, hızlı ve gayet lüzumlu ataklar yapan TRT; “Nağme” isimli radyo kanalıyla da yayına girdi ve günün her saatinde Klasik Türk Müziği yayınlamaya başladı.

Eski tadı bilenler bîzar olmuş, gürültüden bitap düşmüştük… Türk müziği denen yüksek sanatın; ilk önce eğitim, terbiye, kültür, ilham, duygu, ince işçilik, estetik ve sair gailelerden mürekkep olduğunu hatırlayanlar; ezgilerin peşine yeni düşeceklerin, müzik yolculuğunda bütün bunlardan bîhaber olacağından endişeliydik…

*

Geç kalmış bile olsa TRT Nağme hoş geldi. Bu önemli kadronun başta yöneticilerini, yapımcılarını ve yayın görevlilerini tebrik ediyorum.

Şahsî mutluluklarımdan biri ise; Nağme ekibinde Sırrı Er de var. Güzel Türkçesi ve kalıcı olma azmini eserleriyle de ortaya koyan sevgili arkadaşım, usta radyo-tv sunucusu Sırrı, Nağme’nin İstek Saati’nde program sunuyor. Bir ses kalitesi, bir üslup, bir özen; Sırrı Er de TRT Nağme’ye yakışıyor…

http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=432738

İlk yanışım değildi

Ekleyen zmtadmin On Şubat - 4 - 2010 Yorum Ekle

muammererkul

Muammer ERKUL

İlk yanışım değildi 

İlk yanışım değildi ki!..

Pencerem tıklatıldı, kapım çalındı…

Bulunduğum yer, oturduğum zemin, yüksekliğim, genişliğim, biçimim, rengim, çevre düzenim, benle alakalıydı ama doğrudan benim eserim değildi.

Ben, memnundum halimden. Ne verilmiş ise o zaten istediğimdi ve aldığıma razı olmuştum sadece; böylece güzelleşmiştim…

*

İnfaza gidene ayna verilir mi, verilse de o alır mı?..

Güzel miyim, bilmiyorum ki; sadece her zamanki gibiyim!..

Hüküm: Her zamanki gibi olmak suçundan yanmaya mecbur olmak!..

*

İlk yanışım olmadığından, anlıyorum; bu son yanışım olmayacak!..

Çünkü söndürecekler. Alevler, dumanlar, kokular içinde inler, kıvranır, kavrulurken çığlıklar duyacağım ve birileri suyla, kumla, köpükle beni kemiren ateşi söndürecek.

Kurtulacağım gene; içimdeki birkaç oda hasarlı, yüzüm parça parça lekeli…

Belki sevdiğim bazı eşyalarımı çıkarıp atacaklar, perde ve döşemelerimi söküp değiştirecekler, dökülüp kabarmış boyalarımı kazıyacaklar… Zımparalayacaklar seni benden ve istesem de istemesem de rengimi yenileyecekler!..

Ben, her penceremin her camından ve canımdan süzülen damlalarla; son yangınımın da izlerinden kurtarılışımı yaşayacağım…

*

Sonra biri, tıklatılınca açtığım penceremin dibine eğilecek. Orada, yerde duran ve yanmış, bitmiş, iyece hafiflemiş olan kibrit veya çıradan artakalanı dikkatle tutarak;

“Büyük yangın idi çıkardığın, diyecek… Şimdi parmaklarımın ucunda, soğumuş ve dokunulsan küle dönmek üzeresin… Peki hani hayallerin? Hani ümitlerin, hani sevdan?.. Bu nedir sendeki? Hırs mı, inat mı, kıskançlık mı; ki sadece birkaç odasını yakmak için şu konağın… Böyle, kendini feda ettin ve nice güzellikleri başlamadan yok ettin?


Copygiht © 2009 www.mehmetastan.com Mehmet TAŞTAN Kişisel Web Sayfası - Web Tasarım