19 Nisan 2018, Perşembe 19:06:48 İletişim Formu

GİTTİM GÖRDÜM ERZURUM’U

Ekleyen zmtadmin On Haziran - 28 - 2010 Yorum Ekle

resim5GİTTİM GÖRDÜM ERZURUM’U…

Mehmet TAŞTAN 

Gittim gördüm Erzurum’u…

Sadece Erzurum’mu?

Sarıkamış, Kars, Ardahan…

Şavşat, Artvin, Yusufeli…

Tortum, Narman, Oltu…

Pasinler, Köprüköy, Horasan, Bahçeköy…

Ve birçok belde, köy ve ERZURUM…

Otuz sekiz yıl sonra ilk defa bu kadar uzun kalarak

Doya doya gezdim…

Bahçe köyünün dağlarında göze başında su içmek, Sarıkamış Şehitliği, Kars Kalesi, Ardahan’ın yeşilliği, Şavşat’ın yayla evleri, Artvin’in Kafkasör’ü, Yusufeli, Tortum, Oltu’nun Cağ Kebabı, Abdurrahman Gazi, Çifte Minare, Yakutiye Medresesi, Üç Kümbetler, Ulu Cami, Mecidiye, Aziziye Tabyaları, Nene Hatun Türbesi, Palandöken Dağı, Dabakhane, Şabahane Çeşmesi, Erzurum Kalesi, Erzurum Evleri, Koç Kebap, Gel Gör Cağ Kebap… Yediğim, içtiğim, gezdiğim gördüğüm yerler…

Saygı, sevgi, kültür, misafirperverlik örf ve adetlerimiz hala şark dediğimiz, beğenmediğimiz bu bölgelerde yaşanmaya, yaşatılmaya devam ediyor…

Horasan ilçesi Kaymakamı Mahmut Ağbal’a, Horasan Belediye Başkanımız Abdülhatem Bastem’e, Es Adaş Turizm ve Seyahat Ltd. Sahibi Ata Şenpolat’a, köyümün muhtarı Neşet Koç’a ve seyahatimiz boyunca gittiğimiz yerlerde bize rehberlik eden, karşılayan, ikramlarda bulunan, ilgi ve alakalarını eksik etmeyen bütün dostlara canı gönülden teşekkür ediyorum.

Şimdiki zamanda bu bölgelere gidip gezenlerin, buralarda yapılan yatırım ve çalışmaları görüpte hükümete bir teşekkür etmiyor ise nankörlük ediyor diyorum. Bu tespitimi sadece ve sadece Karayolları tarafından yaptırılan yol çalışmalarına dayanarak söylüyorum…

Dağ, taş, dere, tepe her tarafta şantiyeler kurulmuş, bütün şehir girişleri düzenlenmiş ve bölgede hunharca bir çalışma var.

Dönüş istikametimizi yapımı tamamlanan Karadeniz Sahil Yolundan planladık. Bu bölgeyi ziyaret edemesem de en azından görmüş olacaktım…

Pazaryolu, İspir, Rize karayolundan Ovit dağlarını rakımı 2.348 metre olan yüksekliği aşarak sahil yoluna ulaştım…

Trabzon, Giresun, Ordu, Samsun illerini de görmüş olduk…

Çok zevkli ve dolu dolu geçen bir gezi sonrası eve geri dönüşümüze son yarım saat kala Hendek ilçemize varmadan yolda beklenmedik büyük bir kazayı çok ufak bir hasarla atlattık. Rabbim bizleri ve kazaya sebep olan otobüs ve yolcularını muhafaza etti. Rabbimize ne kadar şükretsek az…

Kazayı duyup da bizleri arayarak üzüntülerini ve geçmiş olsun dileklerini ileten bütün dostlarıma da ayrıca teşekkür ediyorum…

Sakarya’mıza vardık, vardık ama acı haberler ard arda gelmeye başladı…

Hainler kahpece, namertçe saldırılar yaparak Mehmetçiklerimizi şehit ettiler…

Sakaryamız’da bu saldırılarda bir şehit verdi…

Biz yaşadığımız acıyı unuttuk…

Acımız yaşanan bu acılara kurban olsun…

Bu acılı durumda siyaset yapmaya kalkanlara, olağanüstü hal isteyenlere de Allah akıl izan versin diyorum…

İki bin yılında Azerbaycan dönüşü Nahcıvan üzerinden Sakarya’ya gelişimde yolda kaç defa otobüsümüzün durdurulduğunu, nasıl kimlik kontrolleri yapıldığını unutmadım…

Henüz daha yeni bir haftadan beri gezdiğim, dört bin kilometre yol yaptığım bu bölgede bir kez olsun arama ve kontrol yapılmadı. Polisleri sadece kaza yapınca Hendek’te biz çağırınca gelince gördüm…

Bu zamanda, bu dönemde olağanüstü hal ile teröre çözüm bulmaya çalışmak en büyük kayıplardan bir tanesi olur…

Terör şefkat, merhamet ile karşındaki insanın yerine kendi koymak ve onu anlamak ile yaşadığın şartları göz önüne alarak, yaşatılan yaşam şartlarını düzeltmek ile ekonomik rant sağlayan savaş baronlarının önünü kesmek ile kendi koltuğunu düşünenerek bu olaylara seyirci kalanlar, dış mihraklar ve içimizdeki terör destekçilerini,hainleri temizlemek ile düzelir. Kanı kan ile yıkamak öfke ile hareket etmek ile asla düzelmez…

 

 Haftaya görüşmek üzere…

Özal ve devlet adamlığı

Ekleyen zmtadmin On Nisan - 18 - 2010 Yorum Ekle

gunun_YAZISI1

İsmail KAPAN

Çok bilinen o klasik cümle ile başlayalım: Her siyasetçi devlet adamı değildir… Peki devlet adamlığının özellikleri nedir? Bilgili, basiretli, cesaretli, kararlı, samimi, fedakâr, etkili; kısacası yüklendiği misyona uygun olarak, herkesten daha geniş vizyonlu ve bu vizyona paralel biçimde düşüncelerini hayata geçirmek için gerekli riskleri almaktan çekinmeyen kişidir devlet adamı… Vefatının 17. yıl dönümünde, dün merhum Turgut Özal’ın kabri başına binlerce kişiyi cezbeden şey, hiç şüphesiz onun devlet adamlığı özellikleri ve dolayısıyla halkın gönlünde taht kurmuş olması idi.

Özal’ın her biri devrim niteliğinde olan icraatını tek tek sayacak değiliz elbet! Amma velakin Türkiye’ye pek çok ilki yaşatan, pek çok yeniliği getiren; o güne kadar kimsenin telaffuz etmeye cesaret edemediği sözleri söyleyen kişi idi Rahmetli Özal…

Başbakan Erdoğan, dün bazı edebiyatçı ve yazarla yaptığı toplantıda şunları söyledi; “Elbette eksikler var, elbette ideale ulaşmış değiliz ama, artık dün konuşulamayanların serbestçe konuşulduğu, dün dokunulamayanların dokunulduğu, Türkiye’nin her meselesinin demokratik bir olgunluk içinde tartışılabildiği bir sürecin, devam eden bir sürecin içindeyiz…” dedi. Başbakan Özal’ın vefat yıl dönümüne işaret edince, birden Özal’lı günlere gitti aklım… Mesela: “Kürtçe konuşmak yasaktır…” kararnamesini çıkaran, 12 Eylül ihtilal yönetiminin başı olan Kenan Evren’in de hazır bulunduğu; kızının düğününde İbrahim Tatlıses’e, “Bir tane de Kürtçe söyle artık…” diyen Özal’dı! (Yanlış hatırlamıyorsam, Evren bunun üzerine salonu terk etmişti…)

1983’te Özal iktidara geldiğinde, ihtilal ortamı devam ediyordu ve kendisi başbakan olarak protokolün ancak 16. sırasında yer alıyordu… Ama o kısa zamanda inisiyatifi ele aldı ve çok geçmeden bütün tabulara tek tek dokunmaya başladı. Merhum Özal ‘Kürt meselesi’ için, “Federasyon dahil her şeyi konuşalım” (şüphesiz federasyonu kabul edecek veya ona geçit verecek değildi!) dediğinde; o güne dek hiçbir siyasi kişi, açıkça ‘Kürt meselesi’ni telaffuz etme cesaretini dahi gösterememişti.

Daha sonra Demirel, “Kürt realitesini tanıyoruz…” beyanında bulundu ancak, gerisini getiremedi. Şayet Özal’ın yirmi sene önce ortaya koyduğu vizyona uygun şekilde, bir politika sürdürülebilseydi, belki de binlerce vatandaşımız terörden hayatını kaybetmemiş olacaktı. Ne yazık ki kendi ifadesiyle, siyaseti bir “Rodeo oyunu” zanneden ve bu oyunda boğa veya at üzerinde en fazla süre kalmayı başarı addeden Sayın Demirel’den; böyle bir politik açılım beklemek beyhude idi.

Sayın Erdoğan’ın; “Statükoyu sürdürmek artık mümkün de değil, Türkiye’nin menfaatine de değil. Biz idareyi maslahat yapmayı, durumu idare etmeyi, suya sabuna dokunmadan iktidarda kalmayı bir politika olarak görmüyoruz…” sözü, Özal’ı anma gününde, bana çok ferahlık verdi. Allah Rahmet eylesin!..

s119790583808_5224

Prf.Dr.Ramazan AYVALLI

Mısır’daki tarihî ve turistik eserlerden bazıları…

 

?Mısır’da gerek yerli, gerek yabancı insanların dikkatini çeken pek çok şey vardır. Nitekim ziyâretler esnâsında yüzlerce, hattâ binlerce insanın oraları görmek için geldiği müşâhede edilmektedir. Tabîî ki Mısır’da pek çok eser bulunduğu için, her biri hakkında ancak kısa kısa bilgiler verebileceğiz…

 

NÎL NEHRİ

Kuzeydoğu Afrika’da bulunan ve 6.640 kilometre?lik uzunluğu ile dünyânın en uzun, 3.200.000 km2 su alma alanı ile dünyânın üçüncü büyük nehri olan Nîl Nehrinin, gerek kayık gezintisinde, gerek Burcu’l-Kâhire’den (Kâhire Kulesi’nden) Mısır için ne kadar hayâtî ehemmiyeti hâiz, çok güzel ve muhteşem olduğu açık-seçik görülmektedir…

 

PİRAMİTLER

Eski Mısırlılar tarafından kral mezârları olarak inşâ edilen, kare tabanlı, üçgen kenar yüzleri en zirvede birleşen, tipik bir duvar işçiliğine sahip olan Piramitler (el-Ehrâm), dışarıdan görüldüğü gibi basît birer yapı değildir, iç bölmeleri oldukça teferruâtlıdır. Zâten dünyânın 7 hârikasından birincisi sayılmıştır.

Piramitlerin nasıl inşâ edildiği henüz anlaşılamamış ise de, yapılışı ile ilgili bazı tahmînler yürütülmektedir. Piramitlerin katlar hâlinde inşâ edildiği, her kat bitince etrafının doldurulduğu sanılmaktadır. Piramitlerin büyüklüğü ve o günkü teknik imkânlar düşünüldüğünde, görenleri hayrette bırakmaktadır. Tahmînen bir piramit, ağırlığı 2-30 ton arasında değişen 2.300.000 blok taş ihtivâ eder.

M.Ö. 1. asırda yaşayan Yunan tarihçisi Herodot‘un verdiği bilgiye göre, bir piramit inşâatının temelini hazırlamak on sene, yükseltmek ise yirmi sene sürmüş ve burada 30 sene boyunca devâmlı 100.000 kişi çalıştırılmıştır.

Mîlâttan önce yaklaşık 2590-2568 yılları arasında yaşayan Keops’a ait el-Cîze (Gîza=Gîze)’deki Khufu (Keops) Piramidi en büyüğüdür. Taban genişliği 230.43 metre, yüksekliği 146.76 metredir. Gîze’deki diğer iki büyük piramit ise, Khafre (Kefren) ve Menkûre (Mikerinos) piramitleri olarak bilinir.

İnşâat, eski Mısırlıların inancına göre ölümden sonraki hayâtın ihtiyaçlarını görecek bir şekilde planlanmıştır. Birkaç piramit grup hâlinde yerleştirilmiştir. Merkez piramit krala aittir. Doğu kısımda ibâdetlerin yapıldığı ma’bed bulunur. Eski Mısırlılar, tanrılarına adadıkları kurbânlarını burada keserlerdi. Kralın mezârı etrafında da, kralın en yakın idârecilerine âit diğer mezârlar bulunur.

Mısır’da piramit yapımı Yeni Krallık döneminde (M.Ö. 1570’te) terk edilmiştir.

 

AMR BİN ÂS CÂMİİ

Hazret-i Ömer’in hilâfeti zamânında, Mısır fâtihi ve vâlîsi olan Eshâb-ı kirâmdan Amr bin Âs tarafından, bugün Kâhire ile birleşmiş olan Fustât’ta yaptırılmıştır. [Mısır’ın fethi, hicretin 21. yılında müyesser olmuştur. Amr bin Âs, İslâm ordugâhının yerine bu câmiyi yaptırmıştır. Yerinde eski ve harap bir Kopt manastırı olduğu söylenir.]

Amr bin Âs Câmii, aynı zamanda Afrika’nın ilk câmii ve medresesi sayılır. Mısır âlimleri burada fahrî olarak ders verirdi. Haftada iki gün kâdılar burada da’vâ dinlerdi.

Câminin kıble duvarının sol köşesinde câmiyi yaptıran Amr bin Âs hazretlerinin oğlu ve Eshâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden Abdullah‘ın kabri bulunmaktadır. [Türbe, ahşap bir maksûre ile çevrili, üstü kubbe ile örtülüdür.]

Câmi çeşitli dönemlerde çeşitli ta’mîrât görmüş, yenilenmiş, genişletilmiş, ona mihrâb, minber, sütun, kapı, revâklar gibi ilâveler yapılmış ve dört de minâre eklenmiştir. Bunlar, İslâm dünyasındaki ilk minârelerdir.

Zelzelelerde harâb olan câmi, yine muhtelif târihlerde ta’mîr ettirildi. 1303 senesinde yaptırılan alçı mihrâb günümüze kadar intikâl etti.

Osmânlı vâlîsi Bayram Paşa tarafından 1623 yılında, Memlûk beylerinden Murâd Bey tarafından da 1797 senesinde câmi ta’mîr ettirildi.

Zamanla yine harâb olan câmi, Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın emriyle tekrâr ta’mîr edildi. 20. asır başlarında çok harap düşen câmide sadece yılda bir defa namaz kılınabiliyordu. 1977 senesinde Mısır Vakıflar İdâresi câmiyi yeniden ta’mîr ettirdi.

Amr bin Âs, 43 (m. 664) senesinde Kâhire’de vefât etti. Kabrinin Cebel-i Mukattam’da olduğu rivâyet edilmektedir.

 

 

?Mısır’daki bazı târihî eserler -2-

 

?Kâhire’de Fâtımîler zamanında yaptırılmış ve “CÂMİܒL-EZHER” diye bilinen câmi ve yanındaki medrese, İslâm dünyâsının en köklü ilim müesseselerinden ve dünyânın en eski üniversitelerindendir.

Fâtımîlerin Mısır’ı işgâlinden sonra 970’de inşâsına başlanıp iki senede tamamlandı. Fâtımî Halîfesi’nin emriyle Fustât’ı fethederek yakınına Kâhire’yi kuran vezîri ve kumandânı Cevher es-Sıkıllî (es-Saklâbî) tarafından 970-972 yılları arasında şehrin cuma câmii olarak yaptırılmıştır. “Çok parlak” ma’nâsına gelen “Ezher” ismi, Hazret-i Fâtıma’nın “Zehr┠lakabından ilhâmla konulmuştur. Ezher Medresesi, Fâtımîler tarafından Şîa mezhebinin öğretilmesi ve propagandası için kurulmuştur.

Memlûkler zamanında “Ezher” bir külliye hâlini aldı. 1309 senesinde ana kapının sağında Şâfiî fıkhı okutulmak üzere “Taybarsiyye Medresesi” yaptırıldı. Çok değerli mermer işleme ve süslemeleriyle meşhûrdur. Osmânlıların esâslı ta’mîr ettiği bu medrese, bugün Ezher Üniversitesi Kütüphânesi ve Lecnetü’l-Fetvâ (Fetvâ Hey’eti) olarak kullanılmaktadır.

 

KÜLLİYE HÂLİNİ ALDI…

Sultan Baybars zamanında 1440 senesinde câmiye bitişik olarak yaptırılan “Cevheriyye Medresesi” ile Ezher tâm bir külliye hâlini aldı. Osmânlılar da “Ezher Külliyesi”ne alâka gösterip ta’mîr ettiler; talebe ve hocalarına ihtimâmda bulundular. Ayrıca İslâm dünyasının çeşitli beldelerinden gelen talebelerin ücretsiz kalması için ayrı ayrı yurt binâları inşâ edilmiştir. Bugün beş minâresi, dokuz kapısı, altı hamâmı, üç şadırvanı, altı sarnıcı, üç medresesi, yirmi dokuz revâkı, etrâfında teşekkül eden on üç mahallesi ile İslâm dünyâsının en mühim tahsîl müesseselerinden ve mi’mârî eserlerinden birisi sayılır.

Ezher, Fâtımî Devleti’ni yıkıp Mısır’da yeniden Sünnî hâkimiyetini kuran Eyyûbîler zamânında, eski husûsiyetini kaybetti. Memlûklerden i’tibâren Ehl-i Sünnet i’tikâdı üzere ilim tahsîli yapılan bir üniversite hâline geldi. Çok kıymetli İslâm âlimlerinin ders verip, talebe yetiştirdiği bir ilim müessesesi oldu.

Bilhassa, doğudaki İslâm ülkelerinin Moğollar tarafından işgâli, İspanya Müslümânlarının da Hristiyânlar tarafından katli üzerine İslâm âlimleri, ilim öğretmek için en sâkin yer olarak Mısır’ı seçtiler. Bunda, Memlûklerin zamanın en kuvvetli İslâm devleti olmasının da büyük rolü oldu.

İngilizlerin Mısır’ı işgâli üzerine Mısır Müftülüğüne getirilen Muhammed Abduh, üniversitenin ders programında reformlar yapmış, bu reformlar hem müessesenin an’anevî husûsiyetlerini kaybetmesine, hem de seviyesinin düşmesine yol açmıştır. Bu arada dünyâda revaç bulan ve İslâm modernizmi denilen düşüncenin merkezi hâline gelmiştir.

“Ezher Şeyhi” denilen bir rektörün idâre ettiği “Câmiatü’l-Ezher (Ezher Üniversitesi)” bünyesinde pek çok fakülte, yüksek okul ve enstitü vardır. Eskiden ders sırasında talebeler, hocanın etrafında yarım dâire şeklinde diz çökerek otururlardı. Üniversitenin ihtiyaçları, vakıflar sâyesinde karşılanırdı. Ayrıca herkesin faydalandığı büyük bir Kütüphânesi de vardı.

 

DÎNÎ TEDRÎSATIN YANINDA…

Ezher Üniversitesi’nin modern bölümü, 1908 senesinden itibaren eğitim ve öğrenime başlamıştır. Zamanımızda burada öğretim ilk, orta ve yüksek olmak üzere üç kademeye ayrılır. İlk kısma alınan talebe başarılı olursa, sırayla tahsîline devâm eder. İbtidâî (ilk) kısmı bitiremeyen talebeler, bu okulda okuyamazlar. Ya’nî dışarıdan bu üniversiteye öğrenci alınmaz. İlk (iptidâî) kısmın öğrenim süresi 4, orta kısmın 5, yüksek kısmın 4 senedir. Dînî tedrisât yapan fakülteler yanında Tıb, Eczâcılık, Ticâret, Zirâat, Edebiyat gibi 44 fakülte vardır. [Yalnız dînî tedrîsât yapan fakültelerin yanında, diğer fakültelerin de bulunması, bu üniversiteden diploma alan herkesin dînî konularda bilgi sâhibi sayılmayacağını göstermektedir.]

İslâm ülkelerinden pek çok talebenin okumak için rağbet ettiği Ezher Üniversitesinde beş binin üzerinde hoca, seksen binin üzerinde talebe vardır. Yetmiş altı ülkeden altı binin üzerinde yabancı talebe vardır. [İnşâallah öbür hafta da bu konuya devâm etmek istiyoruz.]

Kabirden çıkmak

Ekleyen zmtadmin On Nisan - 18 - 2010 Yorum Ekle

muammererkul

Muammer ERKUL

Üzeri bol çiçekli kalın çimenler serili her yere; bu tepeden, neredeyse ta karşıdaki bulutlara kadar. Mezarlığa doğru genişleyen cami bahçesindeki musalla taşında bir tabut; havlular, yazmalar örtülü… Dört oğul, iki damat, çok sayıda torun, akrabaları, köylüleri, bunca yıl elini öpenler ve eliyle pişirdiği ekmeğinden yiyenler saf tutmuş, namazını kalmakta: “Hatun kişi niyetine, buyurun cenaze namazına…”

*

Öğle ezanı okunmadan; derin bir dikdörtgen biçiminde açılmış, üzerine kürekler konmuş halde, sahibini koynuna almak için bekleyen mezarın başına gittim. Yalnızdım… İçine baktım, bir şeyler okudum…

Fadime annemizin (Fatma Aydoğdu) yolunun sonu işte burasıydı. Hatıralarını ardında bırakacak, amelini alıp şuraya saklanacaktı! Nasıl hatırlanır bir insan? Doksan yaşına varmış Fadime annemiz; bir iki ay öncesine kadar abdestini kendi alır, namazını kılardı… Son gününe kadar dili tesbih etti. Öyle çok ağrısı da olmadı. Uzun ömrünün sonunda ecel geldi “emaneti” usulca teslim aldı. Geride hatıraları kaldı: Namazını kazaya bıraktığına hiç şahit olmazdık… Hele dedikodu yaptığını hiç işitmedik ki ne zor iştir… Televizyonda açık kadın görse başını çevirirdi. Akşamları dokuz olunca Osman Hocayı dinler, sonra gider uyurdu. İnsanları ve hayvanları çok sever… Gidenin, gelenin önünden, ardından durmadan dua eder… Kimi bulsa yoruluncaya kadar Kur’an okutur ve hiç kıpırdamadan dinlerdi… 14 Nisan 2010 Çarşamba günü öğleden önce, yine Yasin-i şerif dinlerken, ağzında zemzem, son nefesini verdi…

*

Perşembe, öğlen… Mezarına indik. İki yanımda iki oğlu ve oğulları kadar sevdiğini iyi bildiğim ben; onu mezarına indirip yerleştirdik. Hatice annemi de bu ayın 23’ünde koymuştum toprağa; zaten ilk indiğim mezar anneminkiydi.

Mezara dört kişi iniyor hep ve üçü dışarı çıkıyor; okunan Fatiha’lar arasında…

Bu defa da ben; “çıkanlar” arasındaydım!

http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=439446

Kıymetli nasihatler

Ekleyen zmtadmin On Mart - 25 - 2010 Yorum Ekle

gunun_YAZISI1

 

M.SAİD ARVAS

Hulefai Raşidinin dördüncüsü, cennetle müjdelenen on kişiden bir tanesi, Sevgili Peygamberimiz aleyhisselamın damadı Hazret-i Ali radıyallahü anh, büyük bir suikasta uğramış ve ağır yaralı olarak hane-i saadetlerine nakledilmişti. Aldıkları o darbe neticesinde de şehadet mertebesine kavuştu… Şehit olmadan önce yavrularını topladı ve onlara nasihatlerde bulundu. Ancak bizler de bu nasihatlerden istifade etmeliyiz. Çünkü bunlar hepimiz için yapılan nasihatlerdir. “İlmin Kapısı” olan Hazret-i Ali’nin nasihatleri, nasihatlerin en güzelidir. İşte o altın nasihatler:

1. Yavrularım… Yalnız da kalsanız, insanlar arasında da bulunsanız daima Allah’tan korkunuz, takva üzerinde bulununuz. Çünkü Rabbiniz daima sizi görür ve yaptıklarınıza şahittir. Bir bedevi zat gelir, Peygamberimiz aleyhisselama ve sorar: “Ben çok günah işledim. Benim için tövbe olur mu? Tövbe edersem Rabbim kabul eder mi?” O da “Evet. Tövbe kapısı açık. Tövbenin şartları yerine getirilirse tüm günahlar af edilir” buyurdular. Adam bu müjdeyi aldıktan sonra tekrar sorar: “Bu günahları işlediğim zaman Rabbim beni görüyor muydu? Peygamberimiz de “Evet” diye cevap verir. O da, “Eyvahhhh!..” diye feryat eder ve ruhunu teslim eder.

2. Neşeli olduğunuz zamanda da, kızgın olduğunuz zamanda da söylediğiniz sözlere dikkat ediniz. Daima hak söz söyleyiniz. İnsan kızdığı zaman ne söylediğinin farkına varamaz. Şeytanın insana en çok musallat olduğu zaman, onun kızgın olduğu zamandır. Büyük şeytan yavrularına şöyle nasihatte bulunur: “İnsanlara günah işletebilmeniz için elinizde iki büyük silah vardır. Bunu iyi kullanırsanız aldatamayacağınız insan çok azdır. Birincisi nefsanî arzularını tahrik ettiğiniz, ikincisi onları öfkelendirdiğiniz zamandır.” Bu yüzden konuştuklarınıza çok dikkat ediniz!

3. Zengin de olsanız, fakir de olsanız, israftan sakınınız. İsraf haramdır. Bir gün Sad ibni Ebu Vakkas radıyallahü anh bir nehirde abdest alır. Suyu bol gördüğü için fazla kullanır. Gerçi kullandığı su tekrar nehre akıyordu, buna rağmen Peygamberimiz aleyhisselam ona ikazda bulundu: “Niçin suyu israf ediyorsun ya Ebu Vakkas?” Basit gördüğümüz şeylerde bile çoğu zaman israf edebiliyoruz.

4. Hüküm verdiğiniz zaman karşınızdaki dostunuz da düşmanınız da olsa adil davranınız. Taraf tutmayınız. Çünkü verdiğimiz hükümlerden hesaba çekileceğiz.

5. Yavrularım. Yorgun olduğunuzda da, zindeyken de ibadetlerinizi ihmal etmeyiniz. Vakit çok kıymetlidir. Vaktinizi değerlendiriniz. Hazret-i Osman radıyallahü anh buyuruyor: “Cenab-ı Hak, size bu hayatı ve dünyayı verdi ki onunla ahiretinizi kazanasınız diye. Yoksa dört elle sarılasınız diye değil.”

6. Her halükârda Cenab-ı Hak’tan gelene razı olunuz. Size huzur ve saadet de verse, sıkıntı ve hastalık da verse kaderinize rıza gösteriniz. Biz Rabbimizden razı olursak o da bizden razı olur. Biz onu unutursak o da bizi unutur.

7. Yavrularım… Sonu cennet olan bir hayatta şer yoktur. Sonu cennet olan bir hayatta kötülük olamaz. Sonu ateş olan bir hayatın da hiçbir kıymeti yoktur. Bütün nimetler, cennet nimetlerine nispeten hiçtir. Bütün belalar da cehennem azabına nispetle afiyettir. Yanmak çok zor bir şeydir. Dünyadaki yanmak bile insanı ne kadar sıkıntıya sokar, üzer. Halbuki birkaç dakika sürer. İnsan ölünce acıyı bir daha duymaz. Ama cehennemde yanmak öyle birkaç dakikayla, saatle veya günle bitmiyor. Hem sonra cehennem ateşiyle dünyadaki ateş mukayese edilemez.

8. Kendi ayıp ve kusurlarını gören, başkalarının ayıp ve kusurlarıyla ilgilenmez. Kendi kusurlarını gidermeye çalışır. Cenab-ı Hak’ın ona verdiğine razı olan, üzüntü çekmez. “Rabbim benim kısmetimi bu kadar yaratmış, benim için bu daha hayırlıdır. O beni annemden daha çok seviyor” diyerek, teslimiyet içerisinde bulunur. Biz başkalarının ayıplarını örtersek, Rabbimiz de bizim ayıplarımızı örter. Başkalarının ayıplarını açıklayan da, aynı ayıpla hallenmeden ruhunu teslim etmez.

9. Yavrularım… Kim kibirlenirse alçalır, kim aklına güvenirse pişman olur. Çok konuşanın çok hatası olur. Bir evlada bırakılacak en güzel miras güzel ahlâktır. Güzel ahlâk sahibi olan kişi kıyamette Peygamberimiz aleyhisselama en yakın kişi olacak insandır…

 http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?ID=437190

BİR YIL GEÇTİ(Muhsin Yazıcıoğlu)

Ekleyen zmtadmin On Mart - 25 - 2010 Yorum Ekle

resim5

Mehmet TAŞTAN 

Aradan bir yıl geçti…

Rabbimizin takdirine diyeceğimiz yok…

Ecel geldi cihane ,başağrısı bahane…

Sizi geri getirme imkânımız da yok…

Ama milletimizin bir beklentisi var…

Cevapsız kalan soruların bir an önce aydınlatılması…

Yaşanan hadisenin ardındaki sis perdesinin kalkması…

Siz gideli bir yıl oldu…

Gönüllerde taht kuran lidere bu milletin duası hiç eksilmedi…

Gönüldaşlarının, alperenlerin bağlılığı sadakati katbekat arttı.

Büyük Birlik ve Nizam Âlem davasını yaşatmak için daha da çok sahiplendiler…

 

Sizin ardınızdan yazmıştık…

 

Gönüllerde Taht Kuran Lider,

 

 ‘’MUHSİN YAZICIOĞLU’’nun Ardından…

 

 

 

Sevgiyle Bakıyor;

 

“Gül Gibi” Görüyorsan

 

Sen

 

Bahtiyarsın…

 

 (Muhsin Yazıcıoğlu)

 

***

 

Telefonum çaldı.

 

—Ağabey Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri düşmüş.

 

Yakınımda ki insanlar gönül bağımın olduğunu biliyorlardı.

 

Ekrana ilk baktığımda kurtulduğunu ambulansla Kayseri Devlet Hastanesine doğru yola çıkarıldığını duyunca içim rahatlamıştı.

 

Sonradan peş peşe gelen acı haberler hüznümü, üzüntümü katbekat artırdı.

 

Gecelerimiz uykusuz geçerken, umut verici bir haberi bekler oldu.

 

Nihayet herkesin sonunda mutlaka tadacağı, kurtuluşu olmayan son yolculuğa Rahmeti Rahman’a kavuşmuş, Sonsuzluğun Sahibi’ne doğru yola çıkmıştı.

 

Seksen yaşındaki annem;

 

—Oğlum sana bir şey olsaydı ancak bu kadar üzülürdüm. Her namaz sonrası ona dua ediyorum diyor ve gözyaşı döküyordu.

 

—Ana nedir seni bu insanda bu kadar etkileyen, sen onu tanıyor musun? Dediğimde,

 

—Yavrum;’ O imanlı temiz bir insandı’ diyordu.

 

Millet Anadolu’nun bağrından çıkan bu yiğit insanı, öyle tanımış, öyle sevmiş ve bağrına basmıştı.

 

***

 

Haberi takip etmek için görevlendirildiğim Muhsin Yazıcıoğlu’nu ilk ilimize konferans vermek üzere geldiği TÜVASAŞ düğün salonunda yüz yüze tanıma fırsatım oldu. Salonda büyük bir coşku ve sevgi seli vardı. Derin muhabbet adamıydı.

 

Bu dava ve çile adamını daha sonra sürekli takip ettim. Görüşmelerimiz devam etti.

 

M.Ç. P’den haklı olarak ayrıldığında bizde yolumuzu ayırdık. İlk Büyük Kurultay’da Ankara’da bizde birlikte olduk. Orada bu hareketin bir fikir hareketimi olarak devam etmesi, ya da bir parti kurularak fikrin daha geniş kitlelere ulaştırılıp ulaştırılmamasının kararı veriliyordu. Parti kurulması bu kurultayda karara bağlandı. İnançla birlikte çileli bir yolculuğa da başlanmış oldu.

 

Birçok suçlamalara maruz kaldı. Sözde davasını satmıştı! O’nu satın almışlardı!

 

Büyük bir hain idi!

 

Fakat O imanı, inancı için, inandığı gibi yaşamak ve yaşatmak için, inandığı şekilde nesiller yetiştirmek ve yüce davası için, yol ayrımına gitmek zorunda kalmıştı.

 

Parti kurulmuş Sapanca ilçe teşkilatının açılışına gelmişti. Vakit daralmıştı birlikte camiye gittik, imam oldu ve bize akşam namazını kıldırdı. Gece boyu uzun sohbetlerimiz oldu.

 

***

 

İş, güç, yurt dışı derken kısa bir süre görüşemedik. Yeni başladığım görev yerime Kuzuluğa davet ettim. Bizi kırmadı, zaten öyle bir huyu da yoktu. Ailesi ile birlikte geldi. O’nu çok üzenler olmuş fakat O hiç kimseyi kırmak istememişti. İki gece misafirimiz oldu.

 

 Yine bir Sakarya ziyareti sonrası tekrar Kuzuluğa davet ettim çok yoğundu ama yine kırmadı ve akşam yemeğinde birlikte olduk. Doyumsuz Kuzuluk hatıralarımız oldu.

 

 

 

Son yüz yüze görüşmemiz mecliste oldu. İlimizde bulunan Erzurumlu iş adamları ile birlikte mecliste ziyaretler yapıyorduk. Muhsin başkandan randevu almamıştık. Çat kapı odasının önünde idik ve kapıdan dışarı çıkıyordu. Bizi görünce durdu.

 

—Sayın Başkan;’ Sizi ziyarete geldik’

 

Yüz ifadesinden önemli bir işi ve acil çıkması gerektiği anlaşılıyordu ama yine kırmadı, bizi kabul etti.

 

En son ilimizi ziyaretinde Arifiye’de görüşecektik, fakat bir cenaze için İstanbul’a gitmek zorunda olduğumdan görüşemedik.

 

Yerinde durmuyor her tarafa koşuyordu. Arifiye ziyaretinde ağabeyim anlattı. Toplantısını yapmış, Arifiye’de birkaç yere daha uğramasını istiyorlardı. Korumalarından birisi yaklaşarak;

 

—Ağabey sabahtan beri başkanımız ağzına bir lokma bir şey koymadı, aç bir şeyler yedirsek.

 

Vakit olmadı. O aç karnına rağmen davasını birkaç kişiye daha anlatmalıydı. Bir kaç yere daha uğrayarak Arifiye’den canlı yayına yetişmek üzere aç karına yola koyulmuştu…

 

***

 

Onun için ülkesinin ve milletinin menfaati her şeyden önde gelirdi. İmanlı bir nesil, Büyük Bir Türk Birliği onun ideali idi. Hepimiz bir kilimin farklı motifleri idik. Bu motifleri bir kalpte bir araya toparlamak ve insanların birbirini sevmesini istiyordu.

 

Hayalleri vardı O’nun…

 

Bütün vatandaşların Türk bayrağı altında şerefle yaşadığı bir ülke,

 

Yasakların olmadığı herkesin kardeşçe yaşadığı bir ülke,

 

Kürt, Türkmen, Alevi ayrımı, zengin, fakir ayrıcalığı olmayan bir ülke,

 

Güçlü bir Türk dünyası, Türk dünyası ile buluşmuş, Türk İslam dünyasına önderlik yapan Büyük Bir Türkiye…

 

Ve diyordu ki;

 

Ben Türküm Türk esir olmaz,

 

Ben Türküm Türk devletsiz olmaz,

 

Ben Türküm Türk bayraksız olmaz,

 

Ben Türküm Türk ezansız olmaz,

 

Ben Türküm Türk hürriyetsiz olmaz.

 

İnanmış Ehl-i Sünnet bir Müslüman ve dava adamı idi.

 

Evlad-ı Resulü ve İslam büyüklerini çok seviyordu.

 

Seyyid Ahmet Arvasi’ye büyük hürmeti ve sevgisi vardı.

 

Bir dostum anlattı, Bağlum’da ailesi ile birlikte Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin kabrinde dua ederken görmüştü O’na karşı muhabbetim daha çok arttı diyordu.

 

***

 

‘’Bir saniyesine bile hâkim olamadığınız, hükmedemediğiniz bir hayat için, bir dünya için, bu kadar fırıldak olmanın anlamı yoktur. Düz yaşayacağız, düz duracağız, düz yürüyeceğiz. Dik duracağız, doğru gideceğiz. Allah’ın izniyle hayatım boyunca hep böyle gittim.”

 

 (Muhsin Yazıcıoğlu)

 

Muhsin Yazıcıoğlu, Alperen idi.

 

Muhsin Yazıcıoğlu, milletimizin onurlu bir evladı idi.

 

Muhsin Yazıcıoğlu, mütevazı idi, parasız idi, idealisti.

 

Muhsin Yazıcıoğlu, inandığı gibi yaşadı.

 

Muhsin Yazıcıoğlu, inandığı değerleri savundu.

 

Muhsin Yazıcıoğlu, inandığı insanların hep arkasında durdu.

 

Muhsin Yazıcıoğlu, ne bir siyasi lider, ne bir parti başkanıydı

 

Muhsin Yazıcıoğlu, siyaseti menfaat, iktidar olmak için yapmadı.

 

Muhsin Yazıcıoğlu, gönüllerin iktidarı olmak istedi.

 

Muhsin Yazıcıoğlu, çizgisini hiç değiştirmedi…

 

Muhsin Yazıcıoğlu, dürüst oldu, doğru oldu düzlükten şaşmadı.

 

Muhsin Yazıcıoğlu, devletine, milletine hiç küsmedi.

 

 

 

Muhsin Yazıcıoğlu, ADAM GİBİ ADAMDI…

 

 

 

 

 

***

 

 

‘’Ben sonsuzluğu düşünüyorum

 

Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum

 

Durun kapanmayın pencerelerim

 

Güneşimi kapatmayın

 

Beton çok soğuk, üşüyorum. ‘’

 

(Muhsin Yazıcıoğlu)

 

O çok sevdiği sonsuzluğun sahibine kavuştu.

 

 Hani derler ya bir insanın kıymeti öldükten sonra anlaşılır diye. Muhsin Yazıcıoğlu’nun vefatı da onu gösterdi. Vatanımda bulunan bütün farklı sesler, renkler bir bütün oldu. Hayatında kendi göremedi ama hayal ettiği bu Büyük Birliği vefat ettiğinde bize gösterdi. Bütün Türk ve İslam dünyası, bütün Türkiye, Büyük Birliğin çileli evlatları ve Alperenleri süt paralarını feda ederek ‘Gönüllerde Taht Kuran Lider’lerini dualar eşliğinde Sonsuzluğun Sahibi’ne ve Habib’ine kavuşturmak için yolcu ettiler.

 

O’nu son yolculuğuna uğurladılar…

 

Biliyorum bizden alacaklı olarak ayrıldı…

 

Son bir defa daha bizi kırma…

 

 

 

Hakkını helal et Muhsin Başkan…

 

 

Haftaya görüşmek üzere…

 

http://www.medyabar.com/haber/14299/aradan-bir-yil-gecti-muhsin-yazicioglu.aspx

Muhsin Dağına

Ekleyen zmtadmin On Mart - 25 - 2010 Yorum Ekle

muammererkul

 Muammer ERKUL

?Geçen sene bugün meydana gelen helikopter kazasında, Yazıcıoğlu’nun vefat haberi duyulduktan sonra yazdığım ilk yazımda şu cümleler vardı: “Fidan Ana’nın at üstünde cirit oynayan koçu, aşılmaz ‘ecel dağına’ tosladı! O dağın adı artık ‘Muhsin Dağı‘dır!..”

 

Sonraki gün “Nizam-ı Âlem’e mektup”ta; ismi “Muhsin Dağı”, “Beyaz ölüm” veya “Üşüyorum” olabilecek ciddi bir film yapılması, biletlerininse peşinen satılması teklifi şöyleydi:

Bu olağanüstü ve gerçek senaryonun çekimi hemen başlamalı, kabirlerin toprağı düzlenmeden… Hadi, bu iş tarihe geçsin! İnsanlar, bir film henüz çekilmeden biletlerinin nasıl kapışıldığını görsün… Çünkü bu konunun içinde “her şey” var: Türkiye’miz, Anadolu insanımız, son elli yılımız var. 70’li yıllar var. 6 yıl kaldığı hücreden çıktığında suçu hâlâ bulunamamış mahkûmlar var… Ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun da önünde diz çöktüğü S. Ahmet Arvasi’nin tedrisinden nice anlatılacaklar var…

*

Bir sene geçti. Muhsin Dağı’nı hâlâ başka isimle ananlar var. Ve bir sene geçti, sipariş ettiğim bilet henüz gelmedi!.. Ve sevenleri hâl⠓Koca Reis”in yazdığı “Üşüyorum” ile ısınmaya çalışıyorlar:

Bir coşku var içimde bugün kıpır kıpır/Uzak çok uzak bir yerleri özlüyorum/Gözlerim parke parke taş duvarlarda/Açılıyor hayal pencerelerim/Hafif bir rüzgâr gibi süzülüyorum/Kekik kokulu koyaklardan aşarak/Güvercinler ülkesinde dolaşıyor/Bir çeşme başı arıyorum/Yarpuzlar arasında kendimi bırakıp/Mis gibi nane kokuları arasında/Ruhumu dinlemek istiyorum/Zikre dalmış her şey/Güne gülümserken papatyalar/Dualar gibi yükselir ümitlerim/Güneşle kol kola kırlarda koşarak/ Siz peygamber çiçekleri toplarken/ Ben çeşme başında uzanmak istiyorum/Huzur dolu içimde/Ben sonsuzluğu düşünüyorum/ Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum/ Durun kapanmayın pencerelerim/ Güneşimi kapatmayın/Beton çok soğuk, üşüyorum…

…..

NOT: Reis’le üç arkadaşına, helikopterin pilotuna ve İHA’dan İsmail Güneş kardeşime rahmetler diliyorum…

18 MART ÇANAKKALE

Ekleyen zmtadmin On Mart - 21 - 2010 Yorum Ekle

resim5

Mehmet TAŞTAN

Bugün 18 Mart Çanakkale Zaferinin 95.yıldönümü.

Birinci dünya savaşında Çanakkale Boğazı’nı geçip İstanbul’a ulaşmayı hedefleyen itilaf kuvvetleri gemileri, Osmanlı askerinin kahramanca savunmasıyla boğazın karanlık sularına gömüldü.

Çanakkale bir direnişin destanıdır…

250.000 Gencecik fidanın kahramanlık destanıdır…

Hepsi ayrı ayrı bir kahramandır destanları farklıdır…

Çanakkale şehitliğini ve orada verilen kahramanca mücadelenin izlerini yerinde görmeli, çoluk çocuğumuza mutlaka göstermeliyiz…

Askerliğimizi Çanakkale’de yaptık…

Birkaç kez destanın yazıldığı, şehitlerimizin kabirlerini ziyaret ettik…

Arifiye Erzurumlular derneğinin düzenlemiş olduğu bir gezi ile de tekrar ziyaret etme fırsatı bulduk…

Yapılan düzenlemelerle şehitlik farklı bir hale getirilmiş…

Yeni yapılan düzenlenen Namazgâh’ı mutlaka görmenizi isterim…

Öyle bir mücadele içerisindesiniz ki, o şartlar dâhilinde bile askerin ibadetini rahat yerine getirmesi için mekân düzenlenmiş…

Müttefik Orduları Başkomutanı General Hamilton’un satırlarından Çanakkale Savaşı’nı bize kazandıran hasletimizi hep birlikte okuyalım:

“Evet, insan ruhunu yenmek mümkün olmuyor. Dünyada hiçbir ordu, bu kadar sürekli ayakta kalamaz. Sadece bugün 1.800 şarapnel attık. Aylardan beri gece gündüz savaş gemilerimiz mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri koruyan Allah’tan ayırmak için başka ne yapılabilir?”

Şehitlikleri gezdiğinizde mezar taşlarından günümüze verilen mesajı görüyorsunuz…

Üsküplü, Azerbaycanlı, Şam, Sakarya, Erzurum, Geyve, Taraklı, Sapanca, Akyazı, Edirneli…

İşte Çanakkale…

İşte Türk Milleti…

Lazı, Gürcüsü, Çerkezi, Abazası, Dadaşı, Arabı, Kürdü, Türk’ü hepsi orada hepsi Türkiye için; Türk milletinin bekası için aynı cephede savaşmış ve şehid olmuşlar.

Şimdi bu ayrım, bu kavga niye…

Eksiğimiz, hatamız nerede?

18 Mart 1915 Deniz Zaferi ile Çanakkale Boğazı adeta İtilaf Devletleri donanmasına mezar oldu. Zafer Akşamı İngiliz ve Fransız donanmaları Çanakkale Boğazı’nı terk ederken, Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanı Cevat Paşa’nın sözleri tarihe geçti:

“Gidiyorlar, geçemediler, geçemeyecekler

Tarihimiz boyunca ve bugün terörle mücadele ederken vatanımız için canlarını veren tüm şehitlerimizin ruhları şad olsun, Allah rahmet eylesin…

Haftaya görüşmek üzere…

http://www.medyabar.com/koseyazilari/1454/18-mart-canakkale.aspx

http://www.akyazihaber.com/yazidetay.php?id=38

http://www.sakaryadan.com/author_article_detail.php?article_id=475

http://www.kuzeyinsesigazetesi.com/yazar.asp?yaziID=227


Copygiht © 2009 www.mehmetastan.com Mehmet TAŞTAN Kişisel Web Sayfası - Web Tasarım